“Citizens” mesleklerinin ehli olmuş eski İstanbulluları mercek altına alıyor. Gizli İstanbul kahramanlarının hikayeleri olarak tanımladığımız bu bölümde şehirlilerin İstanbul’unu, mesleklerini, dünlerini ve bugünlerini konuşuyoruz.
Senaryo yazarı Ece Yörenç; Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Kuzey Güney dizileriyle hepimizin kalbinde bir yerlere dokundu.
Yazı: Sidni Karavil
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
Ece Yörenç’in babası subay. Çocukluğundan, İstanbul’a dair hatırladığı ilk sahne Erzurum’dan İstanbul’a geri dönüş… Kızıltoprak’ta bir ev almışlar, evin hazır olmasını beklerken Ataköy’de yaşamışlar. Beş yaşından yedi yaşına kadar Amerikan filmlerine benzeyen bir çocukluk yaşamış burada; yeşillikler içinde, steril bir ortamda. Kızıltoprak da keza herkesin iç içe yaşadığı, tüm çocukların beraber sinemaya gittiği, mayolarla bisiklete binip denize girdiği güzel bir mahalle yaşamı.

Çocukluğunda sınıf arkadaşlarına yazdığı mektuplar
Babasının görevi sebebiyle Çorlu’ya gittiği bir dönem, sınıf öğretmenine ve arkadaşlarına mektuplar yazmaya başlıyor. Hurisel Hanım her hafta bu mektupları göz yaşları içinde sınıfa okurmuş.

“12 yaşımda şarküteri ve kasap alışverişi yapmak için Kadıköy Çarşı’sındaki Yalıçiftlik Şarküterisi, Beyaz Fırın, turşucu ve kasaba tek başıma otobüsle gidip dönerdim. Ara sokakları adım gibi bilirdim.” Şimdi hiçbir şeyin devamlılığı olmamasından şikâyet ediyor. Kadıköy Kız Lisesi’nde okuduğu dönemde ise terör olayları, silahlı çatışmalar yüzünden her günleri zorlu geçermiş. “Ben o günlerde anne olsaydım, çıldırırdım herhalde” diyor.

Eşi Caddebostan’da su kayağı yaparken, Ece ise kürek çekerken tanışıyorlar…
Sıra evlilik günlerine geldiğinde, eşiyle nasıl tanıştığını anlatıyor. “Eşimin sürat motoru varmış. Ben de sandalda kürek çekiyordum. Su kayağı yaparak tavladı beni. Yanımızdan geçerken arkadaşımla beni ıslattı. Sonrasında sandala tutundu. Hayatında yaptığı ilk ve son serserilikle beni tavladı.”

Eşiyle beraber karşı tarafta oturuyor hep. “Caddenin çocuğu” olarak tanımlıyor kendini. Şaşkın Bakkal’ın oğlunu tanırmış. “Herkes birbirini tanırdı” diyor. 2007 yılında, oğluyla evleri ayırma kararı alana kadar da Anadolu Yakasında oturuyor. Şimdi ise bir Bebek’li o. Hatta Boğaz’a bakan harika manzaralı evinde yapıyoruz röportajı.

İstanbul’dan alınan ilhamla senaryosu yazılan efsane diziler
Sıra geliyor dizilere… Hepimizin hayatında yer edinmiş bir dizi senaryosu var Ece’nin. Çoğu dizisinde de arka planda İstanbul ve İstanbul’un kültürel güzellikleri.

“Yaptığım her işte İstanbul hep fonda. Hele ki diziler uluslararası boyuta ulaştığından beri, İstanbul konusunda çok daha özenliyim. Gördüğüm renkleri yansıtmak istiyorum. Yabancı bir ülkeye gittiğimde bir lokal gibi gezmeyi tercih ederim. Lokal alışkanlıklarımızı yansıtmaya çalıştım. İstanbul’un balığı, lokumu, badem ezmesi, simidi dizilerimde hep vardır.”

Ece’nin İstanbul Ritüelleri
Bebek Manavı, Santral Şarküteri, Bebek Balıkçısı, Ece Bar Asmalımescit, La Boucherie, La Boom, Ulus 29, Kahraman, Kıyı, Divan Fenerbahçe, Aya İrini Kilisesi, Hamdi Restoran, Tarihi Yarımada…

“İstanbul’un öyle bir sanat zenginliği var ki, bir gün içinde beş farklı İstanbul’u yaşamak mümkün. Hamdi’de yemek yiyip Aya İrini Kilisesinde konsere gittiğimi bilirim.”

Kendi hikayesini yazıyor mu pekiyi?
Yaprak Dökümü sırasında aslında kendi hikayesini yazdığını söylüyor. “Yaprak Dökümünü yazdığım beş buçuk yıl boyunca bir terapide gibiydim. Senaryoda annem, babam, aile masamız, biz varız. Her akşam ne olursa olsun saat 19.00’da oturulan, hepimizin göz göze baktığı o masa var. Aslında şehir hayatında hepimiz Yaprak Dökümünü yaşıyoruz. Kitapta alafrangalaşmadan dolayı yaşanıyordu. Büyük şehrin yaprak dökümü için enstrümanları o kadar çok ki. O aile masasının eksikliğini çok hissettim sonralarda. Oğlumla yaşadığımız dönemde, birbirimizi görmeden geçirdiğimiz günler oluyordu.”

İstanbul’un renk hafızasını, geometrik düşlerini, sessiz kıvrımlarını, suya yazılmış şiirlerini ‘porselen’e dönüştüren Tulya Madra ile Brooklyn’den İstanbul’a baktık.
Yazı: Ali Tufan Koç
Fotoğraf: Sinem Yazıcı
28 yaşından beri İstanbul’da yaşamamasına, şehirde yıllardır uzun olmayan aralıklarla sadece kısa kısa süreler geçirmesine ve kendi tabiriyle artık “İstanbul’dan uzak bir İstanbullu” olmasına rağmen kentin en esaslı, efsunlu ve anonim kahramanlarından biri, şüphesiz. Sebeplerini birazdan kendisi anlatacak size, farkında olmadan.

İstanbul’dan uzun soluklu ilk defa 1996’da ayrılması, o yıl New York’a taşınması, 2004’te İstanbul’a tekrar dönmesi, bir yıllık kamp sürecinden sonra Ayyalık’a yerleşmesi, 10 yıllık ve birkaç ciltlik Ayvalık defteri sonrası 2015’te New York’una tekrar kavuşması… “Bu üç coğrafya benim memleketimdir” dese de bu sohbetin başrolü İstanbul’un.

Brooklyn’in Red Hook muhitindeki santimetre atölyesinden İstanbul’a bakıyoruz, tezgahlarından limanlarına, sokaklarına, dününden bugününe… Tulya, vakti zamanında “ana yurdum” dediği şehre artık yabancısı olduğunu gördükçe afalladığını söylerken yaşadığı mahalleler (sırasıyla, Bostancı, Nişantaşı, Bebek, Cihangir, Tünel…) ve sokaklar anılıyor tek tek. “Zaman içinde değiştirdiği tüm bu muhitler şekil ve anlam değiştirdi. Bir zamanlar avucumun içi gibi çok iyi bildiğim şehri artık tanıyamıyorum” cümlesini, sesinde hiç de öyle naftalini ağır nostaljik bit tat olmadan söylüyor. Yeniyi düşünen ve yeni şeyler söyleyen biri; derdi de değişimin kendisiyle değil biçimiyle. “Tüketerek değil, koruyarak değişen bir şehir olmasını düşlerdim İstanbul’un. İyice dönüşüp kaybolmadan önce, içinde hala yakın dostlarım var iken yıllar sonra tekrar ona dönüp, tekrar içinde yaşamak isterim.”

Tulya’nın İstanbul’u detaycı, ipuçları çok zengin ve gizlisini saklısını her şeye rağmen o kadar da kolay teslim etmeyen bir karaktere sahip. Her ziyaretinde, biraz kendi biraz da dostlarının hafızası sayesinde, şehrin yeni gündelik akışına kıyasla yan koridorlarına denk düşen noktalarına farklı saatlerde dalıp sadece görmek istediklerine odaklanarak bıraktığı İstanbul’un izini sürüyor zevkle.

“Her zaman heyecanlandırır” dediği İstanbul köşeleri var hala. Misal: Perşembe Pazarı. “Bir ucundan öbür ucuna, envai çeşit malzeme, alet edevat rafları arasında aklıma gelen fikirler, hayaller, aldığım örnekler eve sığmaz, atölyelere yetişmezdi.” Civarda cirit atmaya devam:

İMC, Çukurcuma, Horhor, Dolapdere, Çağlayan, Kapalıçarşı, Mısır Çarşısı, Tahtakale, Galata, Kadıköy Çarşısı… “Uzun bir süre mobilya tasarımıyla uğraşmamın mutfağı bu mahallelerin ruhu ve malzemesiyle dolu.”

Geometrik düşler, sessiz kıvrımlar
Seramik ile ilk teması, takvimde New York’tan İstanbul’a döndüğü ve Tünel’e “kamp” kurduğu 2004 senesine denk düşüyor. Temasın koordinatları da Nuray Ada’nın Tünel’deki atölyesini gösteriyor. “Komşuyduk o zamanlar. ‘Gel, atölyede takıl. Torna çekmeyi öğreteyim sana’ dedi, tüm kibarlığı ve sakinliğiyle öğretti de.” Tünel’in o altın dönemini Tulya, gündüzlerini elektriksiz ve ayakla çevrilen torna tezgâhında çamur topunu merkezleyebilmenin mutlu sarhoşluğuyla, geceleriyse sokağın diğer köşesindeki Bade’de dans edip sakinleyerek geçiriyor.

Santimetre, her ne kadar İstanbul’dan uzakta, Ayvalık’ta doğan bir marka olsa da genetik kodlarında Tulya’nın İstanbul mahalleleri, sokakları var. Kentin renk hafızası, geometrik düşleri, sessiz kıvrımları, vakur bakışları, suya yazılmış şiirleri ve fısıltıları Santimetre’nin görünmeyen renklerini oluşturdu hep. Perşembe Pazarı’ndan Kadıköy Çarşı’sına, Kasımpaşa’dan Çağlayan’a, Tulya’nın o tezgahlardan topladığı hayaller, geçtiği atölyelerden biriktirdiği acı tatlı bazen de çileden çıkarıcı tecrübeler, İstanbul’da yaşadığı tüm evlerden raflarında ve aklında kalan çanak çömlekler, bugün ortaya tasarımı kopyalanmaya çalışılsa da ruhunun taklit edilemeyeceği bir Santimetre’yi çıkarıyor ortaya.

Nasıl bir amaçla kurduğuna dair cümlelerini virgülüne dokunmadan paylaşmalı, altını çizerek okumalı: “Santimetre’yi kurarken ‘tasarım’ın benim ve birlikte çalıştığım arkadaşlarımın, ilgilendiğimiz bölümü, üretim mecrasına tasarım yöntemlerini perçinleyerek, süreçlerle barışmaktı. Ürün düşünmekle ürün üretmek arasındaki teorik ve pratik bağları tanımak, üretim süreçlerinde İstanbul’da çalıştığımız atölyelerde yaşadığımız tasarımsal kopuklukları iliklemek, tasarım ve üretim yöntemleri arasındaki dostluk alanlarını yenilemekti. Hele, ‘bu iş böyle olmaz’ cevabını duymak zorunda kalmadan, olur mu olmaz mı kendimiz deneyerek görmek en büyük merakımız ve mutluluğumuzdu.”

Senfonik bir ıslık
Santimetre bir porselen markasından çok, bir üretim atölyesi, bir ürün grubu matriksi. Tüketicinin formları ve renkleri birleştirerek kendi tercihlerini, ehil ve rafine bir üretim kalitesinde ürettirebileceği bir üretim altyapısı aynı zamanda. “Benim, Tulya Madra olarak, geçmişten gelen ve gelecekte ne yapacağımı kendim kestiremediğim tasarımcı mesaimin sadece bir parçası” diyor ve markaya neden kendi adını vermediğini tam da bu sebeple açıklıyor: “Bireysel özgürlük alanlarım kısıtlanmasın diye… Santimetre bir deney alanı, kitlesel üretim ve pazarlama süreçlerini küçük ölçekte mimikleyerek , araya duygusal, fiziksel, düşünsel yakınlıkları sokmaya çalışan, arkasına kendi üretim gelirlerinden başka bir destek almadan uluslararası pazarda ıslık çalmayı deneyen bir ekip çabası. Yakında Santimetre’nin kendi başına devam edeceğini görmek istiyorum. Böylece ben de memleketlerim arasında daha serbest dolaşabilir, belki de yeniden ‘ara sıra İstanbullu’ olabilirim.

Ayvalık’tan New York’a taşınan bu senfonik ıslıkla, güne uyanmak, hayatını renklendirmek, dost buluşmalarını anlamlandırmak isteyenlere: @santimetrestudio and www.santimetre.shop

Tünel’in Şişhane çıkışında yönetmen Mehmet Binay’ı fotoğraflarken, gençliğinde burada yaptığı kısa yolculukların karanlığın içinden geçerek bambaşka bir yere ulaşmanın hayalini yansıttığını öğreniyoruz.
Yazı: Sidni Karavil
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
Gerçekler ve Hayaller

Kanepede uzandığım o akşamların birinde, Mehmet Binay’la sohbet etmeden önce eşi ve ortağı Caner Alper ile beraber son yönettikleri film “Çekmeceleri” seyretmeye karar verdim. Gerçeklikten beslenmiş çok etkileyici bir filmdi. Küçük bir kız çocuğunun; yetiştiği aile ortamı, kendi doğası ve çevre şartlarıyla nasıl buruk bir genç kadına dönüştüğünü kalbim ata ata seyrettim. Mehmet Binay’ı gerçekler hayallerden daha mı çok etkiliyordu acaba?

“Her insan kendi gerçekliğini yaşıyor ve duygusal dünyasındaki dalgalanmalar da anlattığımız hikayeleri oluşturuyor. Eşim Caner Alper’le birlikte gerçekten esinlenen hikâye kurgularına aşığız. Çünkü sonsuz bir olaylar örgüsü ortaya çıkarıyor. Tıpkı şehirlerin bizler üzerindeki etkisi gibi. Her insanın İstanbul’u farklı ve onunla özel bir ilişkisi var.”

Konunun İstanbul’a varması tesadüf değildi. Sohbetimiz öncesinde bana daha önce üç kere İstanbul’u “terk ettiğini” söylemişti. Almanya, Bodrum ve şimdilerde Los Angeles. Neden terk etmek kadar güçlü bir tabiri seçmişti? Aklıma sebepler geliyordu, en doğrusu kendisinden dinlemekti.
“Şehri terk ederek her defasında kendimizi bırakıp gitmek istediğimizi düşünüyorum. Üzerimizde taşıdığımız binlerce yıllık kültür katmanından, devletin uygun gördüğü kimliklerden, DNA’mızın seçmediğimiz halde taşımak zorunda kaldığımız tüm unsurlarından sıkılıp bunalıyor ve kendimizi yeniden yaratma peşine düşüyoruz. Ressam Modigliani diyor ki, kendini yeniden oluşturamayan kişiye insan diyemem. Hayatımızı terk edip yeni şehirlere, topraklara yerleşme çabası, böyle bir arzu bence. Sınırları aşabilmek farklı kültürlerin arasında kaybolarak kendini yeniden oluşturmak, sıfırdan bir hayat ve çevre kurmak, sonrasında da nostaljiyle dolmak insanı dinç kılıyor ve tabii ki şehre geri döndürüyor.”

Pekiyi, İstanbul’da yaşadığı ergenlik döneminde bu şehirle olan ilişkisi nasıldı, nerelerde vakit geçirirdi, nasıl aktiviteler yapardı Mehmet Binay?
“Aslında hep gitme duygusuyla yaşamıştım büyürken. Belki de gay olduğum ve çevrem tarafından dışlanmayı çocukluktan bu yana hissettiğim ve yaşadığım için hep bir ütopik yeni hayata göç etme isteğiyle yaşamıştım bu şehirde. Kadıköy’de büyüdüm, vapura binip sadece Avrupa yakasına geçsem bile kendimi bir yolculuğun ilk anlarını yaşayan bir edebi tarifin içinde bulurdum. Köklerinde üç semavi dini ve birçok ırkı barındıran biri olarak doğduğum ve yaşadığım yerin hep ötesine gitmek istedim. En sevdiğim anlar Karaköy’den Tünel’e binerek İstiklal Caddesi’ne ulaştığım, 5 dakikalığına da olsa bir karanlığın içinden geçerek bambaşka bir yere ulaşma hayalini gerçekleştirdiğim zamanlardı.”

Binay’ın Tünel’de geçirdiği ve bambaşka bir yere ulaşmanın hayalini kurduğu o zamanların, bugünlerde nasıl gerçeğe dönüştüğü fotoğrafladık sonrasında. Binay Tünel’den inen onca farklı insanın arasında yüzündeki ışıltıyla parlıyordu.
“Goethe Enstitüsü’nün hafta içi akşam kursları öncesinde Pera ve Galata’da saatlerce zaman geçirirdim. Alman kütüphanesinde kitapları karıştırır, sonrasında da karış karış sokakları gezerdim. Benden önce bu şehirde yaşamış insanları hayal etmeye çalışırdım. Onlar bu hayatı başarıp göçtüyse ben de bulunduğum yerden farkı bir noktaya gelebilirim diye düşünür umut dolardım.”

Eski İstanbul’un sembollerinden Tünel’in içinden cep telefonlarına gömülmüş insanları seyrederken o günler ve bugünler diye düşünmeden edemedim ve Binay için nelerin farklılaştığını sordum.
“Şehrin ne kadar değiştiğini anlatıp hayıflanmayı, çehresinin değiştiğini, yüzünü Doğu’ya çevirdiğinden şikâyet etmeyi tembel ve yaşlanan bir düşünce anlayışına ait görüyorum. İstanbul kimsenin sahip olabileceği bir şehir değil, bizler olsa olsa İstanbul’a tanık olabiliriz. Şehir Yunanca polis kelimesinden geliyor yani politik olan aynı zamanda. Politiki Kousina filmini hatırladım şimdi. Rumların şehir mutfağını anlatan film, politik değişimlerle bambaşka topraklara sürülen insanlar. Mutfakta bile politika var, benim dolmam farklı, zeytinyağlılara asla şeker konmaz, Türkler zeytinyağlı yapmayı bilmez veya Rumlar yoğurdu Türklerden öğrenmiş gibi kendini başkalarından ayırma ve hep üstün görme çabası. Toplumsal açıdan zor dönemlerde ayrılıklar ortaya çıkarılıyor, oysa şehir insanın kendini kaybettiği ve özgür hissettiği bir alandır. Yine ancak şehirde oluşan devlet yapısı üzerimize bu kimlik mecburiyetini bindirmeye çalışıyor. Nasıl kaçmak istemeyelim ki?”

“İstanbul kimsenin sahip olabileceği bir şehir değil, bizler olsa olsa İstanbul’a tanık olabiliriz…” Bu cümlenin derinine inmek istiyorum. Yüzyıllar boyunca farklı kültürlere kucak açmış, tarihi eserlerin dört bir yanından fışkırdığı, dev bir kültüre sahip olan bu şehir kimseye ait değil aslında, belki de hiçbir yerin kimseye ait olmadığı gibi. Şu an Emirgan’ın bir sokağında, Arnavut kaldırımlı yolun ortasında tüm güzelliğiyle akan bir çeşmeyi seyrediyorum ben. Yahudi bir kadın olarak… İstanbul’a ait olmanın gerçek bir yanı da var sanki.

“Birkaç yıldır Cumartesi sabahları hiçbir hedef koymadan o an bulunduğum şehirde yürüyüşler yapıyorum bütün haftanın yoğunluğundan, dünyevi çabasından uzak, zamanı yavaşlatmaya çalışıyorum. Ocak sonunda İstanbul’a bir iş için geldim ve yine bir cumartesi sabahı kendimi Galata’nın sokaklarında buldum, yokuşları tırmanırken yine kalp atışım yükseldi. Onarılıp bir sanat galerisine dönüşen Schneider Tempel’e uğradım, Tan Oral’ın ‘Demokratik Tartışmalar’ sergisi vardı, ilk önce karikatürleri inceledim, sonra sergiyi unutup kendimi içinde bulunduğum mekânın büyüsüne bıraktım. Bir zamanlar Şe’mâ duasını okuyan Yahudi terzileri ve olağanüstü sesleri olan hazanların makamını kulağımda canlandırmaya çalıştım. Defalarca yıkılan tapınaklarını başka diyarlarda, farklı biçimlerde yeniden kurmalarını ve nereye giderlerse gitsinler hafızalarında taşımalarını düşündüm. Hepsi de büyük bir heyecanla ve umutla İstanbul’a gelmişlerdi, burada bir hayat kurmuşlardı. Bu şehir herkesin diye düşündüm, asla bir zümrenin malı olamayacak, şehre hakimiyet kuranlar bir gün çöküp gidecek, İstanbul hep var olacak ve yeni umutlara ev sahipliği yapacak.”

İstanbul’la bugünkü ilişkisi nasıl? Buraya sürekli gidip gelen ancak burada yaşamayan yaratıcı bir ruh olarak İstanbul kendisine ne anlamda ilham ne anlamda yük oluyor?
“En son İstanbul’u terk ettiğimde iş, ev, her şeyi tasfiye edip Bodrum’a göç etmiştik ve sonrasında da göçmen olarak ABD’ye yerleştik. O dönem şehri sevmediğimi fark etmiştim, kendimi orada görmek istemiyordum artık. Atatürk havaalanı saldırısı ve 15 Temmuz olayları ardından artık bizden önceki birçok azınlık gibi bu toprakların bizi istemediğine kanaat getirmiştim. Ama şehir kültür demek, İstanbul’a her dönüşümde tüm baskıya rağmen oluşan küçük tiyatro kumpanyalarını hayretle seyrediyor, hayatı istediği gibi ‘bağzı’ şeylere inatla yaşamak isteyen insanlara baktıkça umut doluyorum ve tabii ki de şehre göç eden yeni insanları fark ediyorum. Buraya yerleşen Eritreli de Suriyeli de bu şehrin insanı artık çünkü hepimiz bir zamanlar buraya göçmen ve yabancı olarak geldik. Kimseye ait olmayan bu şehre gelen insanlara ‘Selam olsun!’ diyorum, şoven olmamaya çalışıyorum.

Gelecekte İstanbul’la, İstanbul’a dönüşle, burada işlerini icra etmekle ilgili hayalleri ve gerçekleri neler?
Şu anda üzerinde çalıştığımız “Agunah” isimli bir aşk hikayesi var. 1945’te İsveç’te başlıyor ve 2000’li yıllarda Galata’da bir desen atölyesinde sona eriyor. Doğu Avrupa’dan İstanbul’a uzanan fiziksel ve duygusal sınırları tanımayan aşıkların hikayesi.

Ulus’un sokaklarında, günün hızı ile keyfi arasında gidip gelen insanların arasında yürüyoruz. Birazdan arkeolojinin, bitmeyen bir aşkın ve klasik müziğin yaşadığı bir eve gireceğiz. Piyanist Cana Gürmen’in evine.
Yazı: Mehlika Özge Esirgen
Fotoğraf: Nazlı Erdemirel
Müzelik eşyalar ve 40 yıla meydan okuyan tebeşir tozu…

Bir kahkaha ile ve sanki ilk röportajını verecek bir müzisyenin tazeliğinde karşılıyor bizi. Girer girmez farklı duygular hissetmemek mümkün değil. Tarihi eserlerin, dostluğun, hediyelerin, ikramların ve tabi ki müziğin yaşadığı bir ev burası

Salonun duvarlarından biri koyu bir renge boyanmış; üzerinde yüzlerce imza. Kimi birkaç satır şiir bırakmış, kimi gizli kapaklı selamlarını…

“Eve gelen herkes imzasını atardı.” diyor Cana Gürmen.

“Eşim Nedim’in Erenköy’de doğduğu köşkte yangın çıkınca, eşyaların bir kısmı kurtarılmış ve Taksim’deki bir aile apartmanına gönderilmiş.
O apartmana taşındıklarında salonun ortasında bir sütun, biçimsiz bir yerde. Sütunu ne yapalım derken, gelen arkadaşları hatıralarını yazsın diye siyaha boyama fikri geliyor akıllarına. Nedim bana bunu anlatınca dedim ki, biz niye yapmıyoruz? Bizde sütun yok ama duvarımız var.”

Camların içine özenle yerleştirilmiş toprak kapları ve nostalji yüklü ahşap dolapları sorduğumuzda ise şöyle cevap veriyor:
“Bir dönem olağanüstü sese sahip opera sanatçısı Ayhan Baran ile konserlere başladım. Operanın bir numaralı solistiydi, dünyaca ünlüydü. Bu toprak koleksiyon ona aitti. Hepsi müzeye kayıtlı kandiller ve çanaklardır, arkeolojik eser olarak geçiyorlar. Müzeye kızdı bir gün ve 55 parçalık bir koleksiyonu 1 liraya bana devretti. Kayınpederim de koleksiyonerliğini bana devretmişti. Gördüğünüz mobilyalar ve yemek odası eşyaları da ondandır, zamanında İtalya’dan gelmiş.”

Piyanonun başında sanatla geçen bir ömür.

Cana Gürmen, altı yaşında öğrenciyken girdiği konservatuvarı geçen sene profesör olarak bırakıyor. Bugün ülkemizde ve birçok ülkede konserler vermeye ve sanat danışmanlığı yapmaya devam ediyor.

Peki o zamanlar konservatuvarlı bir çocuk olmak nasıldı?

“İki okula gidiyordum tabi. Hem normal okula hem konservatuvara. Aşağı yukarı her gün konservatuvara gidiyorduk. Beş dakika hoca bizi dinleyecek diye saatlerce beklerdik. Pazar günleri ayrıca özel solfej dersine götürülürdük. Çünkü okuldaki solfej derslerinde sadece gırgır yapılır, pek bir şey öğrenilmezdi.”

Okul dışındaki yaşamı, aile ilişkilerini sorduğumda ise; ailesinin, üç çocuğunu da konservatuarda okutan son derece disiplinli bir aile olduğundan bahsediyor.

Tarabya Filiz Lokantası, Florya Kulübü

“Çocukluk arkadaşımız pek yoktu, biz hep çalışan çocuklardık. Arkadaşlık edip gezip dolaşacak vaktimiz asla olmadı. Ama ailemle birlikte Tarabya’daki Filiz Lokantası’na gitmek bizim bir ritüelimizdi mesela. Pazar günleri 3 kardeş solfej dersine gidiyorduk. Oradan annemle babam bizi alırlar, Filiz Lokantası’na götürürlerdi. En sevdiğimiz şey levrek pane yemekti. Arkasından frambuazlı dondurma. O kadar güzeldi ki…Tabi çok saygılıydı herkes o dönemde. Garsonlar, ikramlar, lokantanın bembeyaz kolalı örtüleri, hepsi çok güzeldi. Hem görüntü güzeldi, hem de insanların bakışları güzeldi. Her şey saygıyla doluydu.”

Gençlik yıllarında nelerin değiştiğini; İstanbul’da bir genç olarak her gün okul çıkışı yaptıkları aktivitelerin, uğramadan edemedikleri yerlerin olup olmadığını soruyorum.

“Benim onları anlatabilmem için 17 yaşın üstüne çıkmam lazım çünkü eşim Nedim’le başladı.” diyor.

“15-16 yaşından sonra yazları denize girmek için Florya Kulübüne giderdik, denizi çok güzeldi. Tabi izin çıktığı sürece ya da piyano çalıştıktan sonra. Üye olanların çoğu doktordu. Bir yaz, liseyi bitirmişim, başarılıyım…Artık güneşlenecek vakit var! Kız kardeşimle güneşlenirken biriyle göz göze geldim… İşte o da Nedim çıktı sonra.”

“5 dakika sarılır, el ele tutuşurduk ve hemen eve dönerdim. Artık o beni ne kadar idare ederse…”

Aşklar böyle göz göze gelmelerle mi başlardı, nasıl yaşanırdı? diye merakla soruyorum.

“Günlerden Cumartesi. 17 Haziran 1972.
O arkadaşlarıyla tavla oynuyor. Bir an böyle göz göze geldik, tabi ben utandım. O zaman öyle duygular çok var...”

Tüm detayları öyle güzel anlatıyor ki, hayranlıkla şaşırıyorum…

“Hiç unutmam…” diyor. “Sonra 26’sında tanıştırdılar bizi. Bir bira gecesi vardı. Zar zor izin alıp üç kardeş ve dayımızla gitmiştik. İşte orda tam bir aşk başladı. Ama gizli bir aşk tabi. Nedim 1-2 dakika beni görmek için Nişantaşı’ndan arabaya biner gelir, evin etrafında turlardı. Ben çıkabilir miyim, çıkamaz mıyım belli değil, cep telefonu yok o zaman... Sadece görme ihtimali üzerine gelirdi yani.
Ben arabayı görür, tanırdım. Anneme zar zor bir bahane uydurur, çıkardım. Hemen gizli bir köşede buluşurduk. Beş dakika sarılır, el ele tutuşurduk ve hemen eve dönerdim. Sonra artık o beni ne kadar idare ederse…”

Nedim Bey, Cana Hanım’ı tanıdıktan sonra hiç düşünmeden aşkının peşinden gitmiş. Lyon’daki üç senelik öğrencilik hayatını bırakıp İstanbul’a gelerek yeniden üniversite sınavlarına girip, başka bir hayata başlamış. Neyse ki klasik müzik aşığı babası, müstakbel gelininin konservatuvarlı bir genç kız olduğunu duyunca hemen yumuşamış.
Hatta bu konuyla ilgili, Nedim Bey’in her zaman anlattığı bir anekdot var. O dönem evde sürekli çalan sonatlara aldırış etmeyip, odasına kapanarak caz ve pop müziği dinleyen Nedim Bey’in babası, bir gün onu tutup der ki: ‘Oğlum, gel bir kere de bu müziği dinle, alış. Ne hissediyorsun, bir bak. Hiç belli olmaz, bir gün belki başına bir şey gelir, mecbur kalırsın bu müziği dinlemeye.’

Nedim Bey de her konusu olduğunda, “Gerçekten de oldu. Başıma gelen en güzel şey oldu.” diye anlatırmış Cana Hanım ile olan beraberliklerini.

Olağanüstü müzikli geceler

Evlendikten sonra ise gençlik yıllarında uzaktan yaşanan aşkın acısını çıkarırcasına, dostlukların ve sanatın içe içe geçtiği çok keyifli zamanlar yaşamışlar. Sosyal hayatlarını, müzik camiasını ve İstanbul’u soruyorum.

“Dışarı çok çıkmazdık. Çıktığımızda arkadaşlarla önce beraber yemeğe gidilir, sonra Sardunya ya da Şamdan’a gidilirdi. Bir şeyler içer ve dans ederdik. Ama o zaman gerçekten dans edilirdi, yani rock’n roll yapardık. Bazen de Çiçek Pasajı’nın arka sokağındaki meyhanelere gidilirdi.

Ama biz genelde evlerde toplanırdık. Bizim arkadaşların en büyük eğlencesi yemek içmekti. O dönemin en meşhur caz müziği sanatçıları mesela; Erol Pekcan, Selçuk Sun, Oğuz Durukan, Süheyl Denizci…”

“Şu gördüğünüz boy aynasının yerinde bir cam vardı, pencereydi. O camdan içeri buraya davullar girer, kontrbas zaten burada durur devamlı…” diyor piyanonun yanını işaret ederek. “Burada ne müzikler yapıyoruz, anlatamam size… O müzikli geceler olağanüstüydü.”

İstemesini bilmek lazım… Gerçekten istemek ve sevmek…

Bu kadar yoğun bir disiplinle yaşanmış; hem müzisyenliği hem konservatuvar hocalığını hem de evliliği ve anneliği sığdırdığı yaşantısını dinlerken, tüm bunları bir arada yapabilmesinin sırrının yaşam heyecanı ve sanata duyduğu aşk olduğunu hissediyorum. Her şeyi adeta bugün yaşıyormuşçasına canlı bir enerjiyle, gözlerindeki parlaklık hiç değişmeden anlatıyor.

“Bir gün bile çalışmasan parmakların duruyor.” diyor. “Çok büyük bir emek…Öyle bir şey piyanist olmak. Tatile bile klavye ile giderim ben. Bir de bizim gençlik zamanımızda eleştirmenler vardı. En ufak bir hatayı yazarlardı. Onun için aşırı çalışmakla geçti hayatım.”

Onu dinledikçe, son 30-40 yıl içerisinde geçirdiğimiz değişim gözlerimin önünden geçiyor. Peki böylesine değişen şartlarda bu heyecanı ve aşkı nasıl koruyabiliyor?

“Benim deneyimim hep sevgiyle. Çocukları çok sevdiğim için hala o işi çok büyük bir sevgiyle yapıyorum. Öğretmeyi çok sevdiğim için sevgiyle öğretiyorum.
Çalmayı sevdiğim için piyano çalışıp çalabiliyorum. Yemek yapmayı sevdiğim için herkesi ağırlamaktan mutluluk duyuyorum. İstemesini bilmek lazım. Gerçekten istemek ve sevmek. Bunlar size her kapıyı açar.”

Resim ve heykel sanatçısı Mevlut Akyıldız’ın İstanbul’da geçirdiği gençlik yılları, günümüz dünyasının çelişkili yaşam tarzını mizahi bir dille resme dökmesinde büyük bir rol oynuyor. Akyıldız’la sohbet ederken önce tramvaya biniyoruz sonra metrobüse.
Yazı: Sidni Karavil
Fotoğraf: Işık Kaya

Mevlut Akyıldız’ın evine ulaşmak için Kurtuluş sokaklarında yürüdüğüm o anlar, zamanda yolculuk etmeye başlıyorum. İstanbul’un bu bölgesine gelmeyeli çok olmuş. Tarihi pastanelerden gelen nefis kokular, esnaf ve müşteri arasındaki iletişimin sıcaklığı, eski İstanbul havası… Yağmur çiselerken o İstanbul apartmanlarından birinin içine giriyorum. Kapıyı Mevlut Beyin eşi Aşkım Akyıldız açıyor. Beni çok sıcak karşılıyorlar. O pastanelerin birinden taptaze milföy almışlar.

İstanbul’la ilgili hatırladığı ilk anılarını soruyorum önce.

PAVYON VE KLASİK MÜZİK

“12 yaşımda Ankara’dan İstanbul’a taşındık. Altı yıl Fatih’te oturduktan sonra akademiye girdiğim 1973 yılında Kurtuluş’a geldik. Buradaki arkadaş profilim oldukça çeşitliydi. Yahudi arkadaşım Moşe, Ermeni arkadaşım Erol ve Müslüman arkadaşım Vasil vardı. Sivaslı arkadaşımız Yavuz’un babasının randevu evleri vardı. Gençliğin verdiği ateşle, merakla Beyoğlu’nun arka sokaklarına, Tünel’e; yani pavyonlara giderdik. Gültepe’de oturan başka bir arkadaşımızın yanına gittiğimizde minibüs şoförleriyle içki içer, arabesk müzik dinler, muhabbet ederdik. Akademide ise klasik müzik dinlenirdi tabii. Yani, çok farklı kültürler içerisinde harmanlanmaya başladım o yıl. Şimdi geriye baktığımda, bu dönemde tanıdığım insanların benim üzerimde iz bıraktıklarını görüyorum. O ortamların içindeki umutsuz insanların bile kendi hayatları içinde bir tutunma çabaları vardı, kendilerine ait bir ilişki çemberleri vardı. Daha sonraki süreçte onların o hayata tutunmalarını ben kendimle özdeşleştirdim.”

Etrafımdaki onca tabloya, heykele ve cam altı resimlerine bakıyorum. Büyüleyici bir salonda oturuyorum. Mevlut Beyin gençlik yıllarında tanık olduğu sahnelerin ne şekilde onunla özdeşleştiği etrafımda coşuyor. Ben yine de kendisinden dinlemek istiyorum.

RENKLİ, CANLI ANILAR

“Akademiden mezun olduktan sonra resim yapma yoluna gittim. Herhangi bir öğretim kurumunda görev almadım, yalnızca profesyonel bir sanatçı olmak uğruna çalıştım. Türkiye’nin 80’den sonraki bugüne kadar olan sürecinde ben de hep hayata tutunmaya çalıştım bu anlamda. Bu hayatın içinde kendime kendi eğlencelerimi katmaya çalıştım. Gençliğimde tanıştığım o kişilerin belki de absürt görünen yaşamları bana bambaşka bir bakış açısı kazandırdı. Bir de ben bu insanları uzaktan gözlemlemedim, gerçekten dost oldum onlarla, insani ilişkiler kurdum. Sonunda tanıştığım insanları resmettiğim için, o anıları canlı tutmuş oldum.”

O anıları bizimle paylaşmasını istiyorum. Bir telekızla nasıl ilişki kuruyordu örneğin.

TELEKIZ NURDAN

“Kireçburnu’nda Gülizar isimli lüks bir randevu evi vardı. Öğlen giderdik. Bulgur pilavı çıkardı, biz de yerdik. Her şey son derece doğaldı. Kadınların yaptıkları işle ilgili bir şey konuşulmazdı, sıradan sohbetler yapılırdı. Arka komşumuz telekız Nurdan vardı. Annesiyle otururdu. Evlerine giderdik, kahve falı bakılırdı. Sohbet ederken, bu insanların dramları ortaya çıkardı tabii…

Moşe çapkınlık yapmak için araba almıştı. Yavuz zaten babasının sayesinde rahattı. Moşe beni Sirkeci’de tren istasyonunun orada bir ara yola götürdü bir keresinde. Gündüz saati iki saatlik matineler halinde askerlere moral eğlenceleri düzenleniyor. 15 TL karşılığında girdik. İçeride “aç aç” muhabbeti yapılıyor. Biz de parçası oluverdik.”

ASKERLİK

“Yedek subay olarak Aydın’ı seçtim. Bir sabah spor yapmak üzere tepelere çıktığımızda, bir baktım ki develer geliyor. Meğer o bölgede deve güreşleri yapılıyormuş. Ben de bu güreşleri kovaladım ve tabii, resmettim. Hayatın içindeydim her zaman. Sonrasında tıpkı arının bal yapması gibi, nerede ilgimi çeken bir olay varsa hemen gittim, onları resmettim, öğrenmeye, tanımaya çalıştım.” /p>

DÜN & BUGÜN

“Şimdi daha yukarıdan bakarak tüm deneyimlerimi kendiliğinden resme döküyorum. İstanbul’un gece hayatı, Beyoğlu’ndaki neon ışıklar, Galatasaray Lisesi’nin köşesindeki uykulukçu; orada birini tanıdık sosyete Kemal. Önce dalga geçer gibi olduk. Adam meğer Gönül Yazar’ın annesinin sevgilisiymiş, eski hovardalardan.
Bir yaştan sonra, o hayatı sorgulama dönemine geçiyorsunuz. Şu anda gece dışarı çıkmaya korkuyorum. Eskiden insan ilişkileri daha yumuşaktı. Bugün her şey para kazanma üzerine kurulmuş durumda. Eskiden insanlar birbirine karşı daha dürüst, insani duygularla yaklaşırdı”.

Sohbetimizin sonuna gelirken, Akyıldız’ın daha çok evi ve civarında vakit geçirdiğini öğreniyorum. Kurtuluşlu olmak dünya vatandaşı olmak gibi. Balat’ta Patrikhane’de Patrik ile sohbet etmek, Musevi Müzesindeki insanlarla iletişim kurmak, Kurtuluş sokaklarında dolaşmak…

 

Ayla Erduran, dünyaca ünlü bir keman virtüözü olma uğrunda feda etmek zorunda kaldığı İstanbul çocukluğunu ve yaşam macerasını anlatıyor.
Yazı: Sidni Karavil
Fotoğraf: Işık Kaya
Dünyaca ünlü keman virtüözü Ayla Erduran ile röportaj yapmak üzere Gümüşsuyu’nun yolunu tuttuğumda heyecan içindeydim. Sanatla, müzikle, edebiyatla iç içe geçen; İstinye’de bir yalıdan Gümüşsuyu’na, Paris’e, New York’a ve hatta Moskova’ya uzanan bir yaşamı dinleyecektim.

YAŞANAMAMIŞ BİR İSTANBUL ÇOCUKLUĞU

Önceden yaptığım araştırmaları göz önünde bulundurarak İstanbul’la ilgili sorabileceklerimi not almıştım. 11 yaşına kadar İstanbul’da geçen bir çocukluk, Ayla Erduran’ın babası Ordinaryüs Profesör Doktor Behçet Sabit Erduran’ın edebiyat ve politika dünyasından arkadaşlarının ev ziyaretleri, 1920’lerde İstanbul’a yerleşen ünlü Macar virtüözü Karl Berger’den alınan müzik dersleri, annesiyle dünyanın dört bir yanını gezerek aldığı keman eğitimi ve dolayısıyla İstanbul özlemi… Konuşacak onca mevzu.

Elimde bir buket çiçekle eski bir İstanbul apartmanının üçüncü katına çıkıyorum. Kesinlikle 80’lerinde göstermeyen son derece hoş ve bakımlı bir bayan kapıyı açıyor bana. Hemen sarılıyoruz.

“Çiçekleri sevdiğimi nereden biliyorsunuz? Ne kadar incesiniz.”

“Siz ne kadar zarifsiniz bizi evinize kabul ettiğiniz için.”

“ANNEM; DİŞLERİMİ FIRÇALAMIŞ MIYIM, DUŞUMU ALMIŞ MIYIM, YEMEK YEMİŞ MİYİM, İLGİLENMEZDİ. BENİM İÇİN İSTEDİĞİ TEK ŞEY KEMAN ÇALMAMDI.”

Salonda eski resimler, bir piyano, Boğaz manzarası ve biz. Gözüme ilk çarpan yedi yaşındaki Ayla’nın siyahi dadısıyla olan fotoğrafı. Hemen anlatmaya başlıyor.

“Beni dadım büyüttü diyebilirim. Annem; dişlerimi fırçalamış mıyım, duşumu almış mıyım, yemek yemiş miyim, ilgilenmezdi. Babam ise muayenesinde hastalara bakardı. Kimse benimle meşgul olmuyordu. Dadım yedi yaşında ülkesine geri döndüğünde çok ağlamıştım. Annem Büyükada’da doğmuş, kemancı Ekrem Zeki Ün ile çalışmış. Benim de illa keman çalmamı istiyordu. İyi bir kadındı ama despottu. Hayat boyu canıma okudu. İyi ki de öyle oldu, yoksa bu hayata tahammül edemezdim.”

Çok güzel bir kadın olarak bahsettiği annesinin kemanla olan bağını, hatta pek de iyi çalamadığını anlattıktan sonra Karl Berger’e geliyor konu.

“Berger İstanbul’un hocasıydı. Çok büyük bir kemancıymış. Bütün kadınları kendine aşık ediyordu, güzel bir adamdı. Kemanını hayatımda bir kere dinledim. Narmanlı Yurdu’na ondan ders almaya giderdim. Sigara, sigara, sigara… Dersi bekliyorum. Beş yaşında bir çocuğu saatlerce bekletiyordu. Derse gitmeyi hiç sevmiyordum. Sonrasında kemanı da bıraktı. Hiçbir konser vermedi. İki talebesi vardı. Remzi Atak ve ben. Teknik öğretmiyordu, müziği öğretti. Ardından annemin konser vermemi tutturmasıyla, 11 yaşında Saray Sinemasında Çocuk Esirgeme Kurumu için ilk konserimi verdim. Sahneye çıkmadan önce korkudan hüngür hüngür ağladım. Ama Mozart D Majör Konçertoyu ve Beethoven İlkbahar Sonatını çok güzel çalmışım.”

EVET, BİR STRADIVARIUS’U OLMUŞ AYLA’NIN AMA YAŞAMI ÖYLE UZAKTAN GÖRÜNDÜĞÜ GİBİ ŞAŞAALAR İÇİNDE GEÇMEMİŞ.

“Çocukluğumda halimiz vaktimiz yerindeydi. Ben kendi kendime keman çalmayı öğreniyordum. Pazar günleri evimizin misafir günü, benim içinse çocukluğumun kabusuydu. Ağırladığımız isimler arasında Prenses Fahrelnissa Zeid, Yahya Kemal, Yunus Nadi, prensler ve doktorlar vardı. ‘Bonjour Madame, Bonjour Monsieur’ ve beni maymun gibi keman çalmam için ortaya atarlardı. Annem yanılmamam için öyle baskı yapardı ki, hemen şaşırıverirdim.”

Böyle önemli bir sanatçının, üstesinden geldiği zorlukları duydukça şaşkınlığım artıyordu. Gerçekten de yüksek noktalara gelen kişiler hep zorlu yollardan geçiyorlar galiba…
“Çocukluğumda hiç arkadaşım olmadı. Mektebe de gitmedim. Eve özel hoca geliyordu. Berger’in anneme söylediğine göre okulda kolumu kırabilirmişim, keman çalmamı engellermiş. Evde kapalıydım, Taksim bahçesine bakardım, özgürce oynayan çocuklara imrenirdim. Evde sözlükleri okurdum. Hatta, Fransızcayı bu şekilde çözmüştüm. Evdeki plakları dinlerdim. Buna bayılırdım. Eğitimimi tek başıma yapmaya çalıştım. Sonrasında İstinye’de bir yalıya taşındık. Orada da arkadaşım yoktu. Yüzmeyi öğrendim ama. Cemal Reşit yakında oturuyordu. Bizim eve gelirdi. Kendisiyle İlkbahar Sonatını çaldım.”

OISTRAKH, FRANCESCATTI, GALAMIAN, BENVENUTI…

Sonrasında Ayla Erduran annesiyle beraber yurt dışının yollarını tutmuş. Önce Paris konservatuarı, ardından New York ve Moskova. Babasını yılda bir kere görüyormuş. Bu süreçte çok zorlanmış. Ancak dünyaca ünlü pek çok keman hocasıyla çalışma fırsatını yakalamış. Oistrakh, Francescatti, Galamian, Benvenuti…

İstanbul’a yıllar sonraki temelli dönüşü ise 17 yıllık bir İsviçre öğretim serüveninin sonunda gerçekleşiyor. Teyzesi ve çok sevdiği kuzeni, Erduran’ın şu anda oturduğu dairenin üst katında bir cinayete kurban gidiyor. Annesini kanserden kaybediyor. Canı gönülden bağlı olduğu Stradivarius kemanını satmak zorunda kalıyor. Hocalık yapmaktan hoşlanmıyor. Ve sonunda tavsiyeler üzerine memleketine geri dönüyor. Son 25 yıldır burada. İstanbul’da yaşadığı sürede plakları çıkmış. Erhan Karaesmen, Ayla Erduran’ı anlattığı, “Evlerimizi İç Işıklarıyla Aydınlatanlar Müzik ve Keman” isimli bir kitap kaleme almış. Alexander Rudin ile trio konser vermiş. Şimdi hala günde dört saat keman çalışıyor. Evdeki yardımcısı, koridorda yolumuz kesiştiğinde kulağıma fısıldıyor. “Ne kadar güzel çaldığını anlatamam.”

“20 YAŞINDA, BİR ORKESTRADA SOLİST OLARAK ÇALACAK DURUMA GELMEK VE BU YÖNDE KARİYERİNİ İLERLETMEK EVLİLİK VE AİLE HAYATINA UZAKTAN EL SALLAMAK ANLAMINA GELİYOR.”

Ben yine ısrarla çocukluğunun İstanbul’undan neler hatırladığını soruyorum, gözlerinin içi parlayan, her yanından sanat fışkıran Ayla Hanım’a.
“Küçük kemanımı alıp Berger’e derse giderken bindiğim kırmızı-yeşil tramvay, Abdullah Restoran, Markiz Pastanesi.”

Pekiyi, iyisiyle kötüsüyle hayatta çizmiş olduğu yoldan memnun mu acaba?

“Geriye dönüp bakınca, bana böyle bir kariyer için fikrimi sormuş olsalardı kabul etmezdim. 20 yaşında, bir orkestrada solist olarak çalacak duruma gelmek ve bu yönde kariyerini ilerletmek evlilik ve aile hayatına uzaktan el sallamak anlamına geliyor.” Nitekim 84 yaşında Taksim’in güzel bir evinde yardımcısıyla yaşıyor Erduran. Çerçevelerde beraber çalıştığı kemancıların ve dadısının siyah beyaz resimleri.

Bugüne kadar yarattığı mekanlar dönemin İstanbul ruhunu yansıttı, bizlere ‘denenmemiş’ sokakları tanıttı. Lal Dedeoğlu’nun çok kişisel İstanbul hikayesiyse, hepsinin ilham kaynağı.
Yazı: Ali Tufan Koç
Fotoğraf: Işık Kaya
Hep yenilik olsun istedi. ‘Yenilik’ anlayışı, diğer mekân yaratıcılarına göre biraz farklıydı. Yurtdışındaki popüler bir formatın uyarlaması ya da kentteki bir merakın/ilginin sonucuna yönelik bir iş çıkarmak yerine kendi kafasına, yaşantısına ve bildiğine uygun birtakım yenilikler tasarladı.

Lal Dedeoğlu, son 25 senedir, kent kültürünü şekillendirmiş mekanlarıyla, İstanbul’un gizli ve esaslı kahramanlarından. İstanbul’da ‘muhit’ nedir; değişen ‘mahalle’ anlayışı aslında ne demek iyi bildi, yarattığı her mekân bulunduğu mahallesiyle özel bir ilişki içinde oldu. Hatırlatalım: ‘Buz’ ve Nişantaşı, ‘Bej’ ve Karaköy, ‘buzADA’ ve Boğaz Hattı, ‘Mahalle’ ve Topağacı, ve şimdi ‘Daire 1’ ve Küçük Bebek.

İstanbul’u bilen, çok seven, gezmesinden ayrı bir zevk alan bir İstanbullu. Katıldığı spor müsabakaları, okul ve aile gezmeleri derken yetişkinlik dönemine kadar İstanbul’da dokunmadık köşe bırakmamış, anlatırken bile heyecanlanıyor. Gençliğinin İstanbul’u hem metropol hem sayfiye; kalabalık ve püfür püfür.

Sürekli şikâyet edenlerden değil; “Burada kalmayı ve yaşamayı seçmişsen, şikâyet etmek yerine nasıl daha yaşanılır kılmanın yollarına bakmalı” diyebiliyor; gecenin ikisindeki Boğaz trafiğini görüp heyecanlanıp “Oh be, hayat var” diye şükredebiliyor misal.

Meşhur pazar sofraları

Yeşilköy doğumlu olmasına rağmen, çocukluğu ve gençliği, Etiler’de, geçmiş; kendisini ‘Çamlık çocuğu’ olarak tanımlıyor. İlkokulu Hasan Ali Yücel’de okumuş, Çamlık Sitesi’nden evinden okuluna, mahallenin kedileri köpekleri eşliğinde yürüyerek gidip gelmesine bile “Şimdi, nerede tabii o mahalle havası” diyoruz. Çamlık Sitesi’ndeki o evin, sofraların ve misafirlerin hayatındaki etkisi çok. Annesi, hazırladığı çok şık sofralarıyla övgü alan, dönemin İstanbul restoranlarında bile pek rastlanmayan ‘özgün’ mönülere imza atan bir figür. ‘Ektravaganza’ olarak tanımlamaya müsait, çiçeği ve süsü eksik olmayan masalar hep annenin eseri. Babaysa, tam ‘tatlı sohbet’ insanı. “Kışın pazar günleri, akşamüstü oldu mu, koca bir kahvaltı sofrası kurulurdu mesela. Mezelerin, şarküterilerin ağırlıkta olduğu bir masa olurdu bu. Akşam boyunca sohbeti ve misafiri eksik olmazdı o masanın.” Şarküteriler Topağacı’ndaki büfeden, Çerkezköy’den ve Etiler’deki ‘Kiraz’dan’ alınır o dönem. Lal, bu fotoğrafın ne öncesinde hazırlık ne de sofra kurma aşamasında. Sahneye, tüm misafirler gittikten sonra çıkar, mutfağa girip ‘arta kalanlardan’ kendine tabak yapmaya bayılır.

Arada, dönemin ‘belli bir tabağını yemeğe yönelik gidilesi’ adresler de es geçilmez; Yekta’da sufle, Divan Oteli’nde ‘kulüp sandviç’, Divan Pub’da ‘Çamlıca salata’ yenir.

Anne ve baba mirası, güzel sofra kurma, bol bol eş dost ağırlama, uzun yemeklere ev sahipliği yapma tutkusuna rağmen “Bir gün bile ileride, büyüyünce, bunu iş olarak yapabileceğim aklımın ucundan geçmemiştir.” diyor Dedeoğlu.

İlk adımlar hep sancılı

Lal Dedeoğlu projelerinin bir başka ortak paydası, ‘denenmemiş’ sokaklar tutkusu. “İstanbul’u iyi okuyabilmemle de alakası vardır tabii. Bir şekilde çekiyor o ara sokaklar beni. Ötekini yapmak, daha bilinen ve insanları ayağının zaten alışık olduğu bir sokağı seçmek, kolaya kaçmak gibi geliyor biraz. Bile bile, zor olanı seçmek; biraz da hayatımın özeti.” Hepsi zaman isteyen mekanlar bunlar ve ilk adımlar hep sancılı. Bütün bunları bilmesine rağmen, “ticari olmama” yolunda emin adımlarla ilerler. Önünden geçerken “Burası öyle duruyor. Dur, ben gidip bir teklif vereyim” refleksiyle gerçekleşen işleri (Galatasaray Adası’ndaki buzADA) de var. Kayıpları, zararları, üzüntüleri elbet olur ama sonunda kendi oyun alanını kendisinin yaratmanın verdiği bir mutluluk yanına kâr kalır.

Tüm mekanlarının ruhunda İstanbulluluk olmasına rağmen, ‘İstanbul’ diye bağırmaz mesela; kendisini İstanbul kafesi/barı/diskosu diye tanıtmaz. “İstanbul’un dokusuna uygun mekânlar yaratmaya gayret ettim.” diyor Lal. Sırf konsepte uysun diye, gidip de başka bir bölgeden, şehirden alıp zeytin ağacı dikmiyor misal İstanbul’un -ve mekanının- orta yerine. Yerine manolyalarla, ortancalarla süslemeyi tercih ediyor. Çocukluğundan beri gözlemlediği, biriktirdiği İstanbul detayları çok. Hala İstanbul’u, kendi deyimiyle, hallaç pabucu gibi geziyor; Mısır Çarşısı turlarını eksik etmiyor, cumartesi gece yarısı kalkıp Kasımpaşa’daki Kastamonu Pazarı’nı talan ediyor.

Zamansız, acelesiz

Geçenlerde bir müdavimin dediği gibi: Son harikası Küçük Bebek’teki ‘Daire 1’, gerçekten de bir zamanlar listeleri alt üst etmiş, stadyumları doldurmuş Eric Clapton’un, bu kez solo mırıldandığı, akustik takıldığı, ‘olgunluk’ albümü tadında. Zamansız; acelesi yok ve ajandası boş. Tam da Lal’ın şu anki ruh halinin yansıması gibi: “Tatlı tatlı, kendi halinde...”

‘Yahudi Casus: Josef Nasi’ ve ‘Kanuni’nin Yahudi Bankeri: Dona Gracia’nın yazarı, diploması ve iş dünyasının tanınmış isimlerinden Aaron Nommaz ile İstanbul’u düşlüyoruz, gözlerimiz kapalı.
Yazı: Ali Tufan Koç
Fotoğraf: Işık Kaya
Kabataş’ın az ilerisi, ‘Setüstü’ mahallesi, yeni nesil mahalle kafelerinin sırası… Kat İstanbul, daire Portekiz Konsolosluğu. Boğaz’a nazır, deniz kokan, saf güzelliğe bakan masasının arkasında, ince cam okuma gözlüklerin altından sıcak bir tebessümle konuşan, ‘gizli’ bir İstanbul kahramanı o: Aaron Nommaz.

Bugün, ‘dede ülkesi’ dediği Portekiz’in İstanbul’daki konsolosluğunda özel danışman olarak ayrı bir ofisi olması, kimliğinin sadece bir parçası. Aynı şekilde, yazar olmamasına rağmen Osmanlı Tarihi’ndeki Yahudi izlerine dair kültürel ve tarihi açıdan kıymetli kitaplar (‘Yahudi Casus: Josef Nasi’ ve ‘Kanuni’nin Yahudi Bankeri: Dona Gracia) yazması da… Diplomat, mühendis, iş adamı, ‘Büyükada’ çocuğu ve her şeyden öte bir İstanbul aşığı.

Yazarlığının referansları sağlam. İlber Ortaylı dahil tüm ‘büyük’ tarihçilerin kapısını çalmış, Yahudilerin Osmanlı tarihindeki yerine dair uzun sohbetler gerçekleştirmiş, “Hocam bunlarla ilgili bir kitap çalışsanız keşke” yaklaşımına karşılık hep aynı yanıtı almış: “Bunu en iyi sen yazarsın Aaron’cuğum. Sen otur yaz, desteğin hazır”

GÜL BAHÇESİ KOKUSUNDA

Aslen İzmirli. 9 yaşında taşındığı, tanıştığı İstanbul’la ilişkisi
“Adada bizim eğlendiğimiz kadar hiçbir nesil eğlenmemiştir…” diyecek kadar eski ve kuvvetli. Çocukluğu ve lise yılları Nişantaşı’nda geçmiş; okuldan eve tramvayla gitmesini heyecanla hatırlıyor. Ve tabii, 17.15 Ada Vapuru’nu: “Herkesin işten çıkıp adanın yolunu tuttuğu vakittir. Hele babamın özel misafiri varsa, mutlaka önden gönderilirdim vapura, yer kapayım diye. Herkesin çok şık olduğu, birbiriyle hoş sohbet ettiği, o zamanın ruhuna dair çok şey söyleyen bir detaydır, o vapur seferleri…” Türk, Yahudi ve Rum dostların hep birlikte katıldığı baloları anıyoruz, seste hafif nostaljik bir ton: “Benim oğlum bırak ucundan yakalamayı, rüyasını bile görmemiştir o baloların.”

“Benim ülkem, benim şehrim burası” diyerek hikayesine devam ediyor; başta İstanbul, tüm Türkiye’deki ‘azınlık’ olarak görülen kitlenin kattığı rengi, bir İnönü-Atatürk anekdotuyla aktarıyor: “Farklı gruplar arasında yaşanan anlaşmazlıklar ve çatışmalar, İnönü’nün canına artık tak etmiş, Atatürk’ün yanına gidip ‘Atalım bunların hepsini memleketten’ çıkışında bulunmuş. O sırada bahçedeki çiçeklerle ilgilenen Atatürk, biraz başının ağrıdığını ve bunu konuşmak için ertesi gün tekrar gelmesini rica eder İnönü’den. Ertesi gün olur, İnönü Atatürk’ü yine bahçede bulur. ‘Paşam, dün şahane ve rengarenk güllerimiz vardı. Ne oldu hepsine?’ diye sorar İnönü. Yanıt gecikmez: ‘Hepsini söktürdüm. Yerine sadece lale ektim. Nasıl olmuş?’ “

KÜLTÜREL BİR HARİKALAR DİYARI

‘Gözle görülmediği halde derinden hissedilen’ çizgilerden bahsetse de Nommaz’a göre İstanbullular arasında, mahallelerde, sokaklarda, sofralarda karşılığı olmayan, devlet katında sınırlı kalan bir tür kırmızı çizgi bu.  ‘Hoca’ fıkraları, yemek ritüelleri, günlük deyimler… Nommaz’a göre hepsi o kadar yakın, hatta aynı ki hangisi birbirinden etkilenmiş, ayıklamak zor: “Bayram kutlamalarında evin kapısı açık bırakılırdı. Müslüman komşularımız gelir, bizim bayram ritüelimizin bir parçası olurdu. Bir yandan merakla geleneklerimizi inceler, diğer yandan bizimle birlikte bayram kutlamaktan mutlu olurlardı. Birbirimizin evlerinde, çekinmeden buzdolabını açıp farklı bir lezzet keşfetmekten büyük mutluluk duyardık.”

Biraz metropolde yaşamanın sancıları, biraz devlet politikası, biraz zaman içinde yitirilen saflık ve kurulan doğal ilişkiler… Kentin zengin ruhundan, ortak hafızadan eksilen, silinen, yok olan yüzlerce ‘kültür’ anekdot… Geriye dönüşü pek de mümkün olmayan bir erozyon gibi dursa da her şeye rağmen, bireysel olarak ucundan tutup bu kültürel zenginliği korumak mümkün mü? “Tabii ki…  İstanbullu olmanın en büyük ayrıcalığı, durduğun yerden farklı kültürleri keşfetme ve bizzat deneyimleme şansına sahip olmaktı” diyor Nommaz. Hemen ekliyor üzerine: “O kadar derin katmanlı ve çok kültürlü bir şehir ki burası sıradan bir gün geçirmek bile koca bir ‘kültür seyahati’ne bedel. İstanbul burası. Bazı hikayeleri ve özellikleri, ne kadar çabalasalar da silemezler ruhundan.”

YAŞ ALMAYAN ŞEHİR

“Hayat okulu gibi bir şehir” dediği İstanbul’u izliyoruz bir yandan. Vapurun yanaşması, trafiğin yavaşlamaları, martıların coşması… Nommaz’ın tezi şu: İstanbul’u, içinde barındırdığı tüm kültürleri ve renkleriyle birlikte yaşayarak buradan ‘mezun olan’ bir İstanbullunun sırtı hayatı boyunca kolay kolay yere gelmez. Gerekçesi basit ve anlaşılır: “Daha anlayışlı, etkileşime daha açık büyür insan burada. Dünya görüşü ve algısı daha zengin olur. Öyle enteresan bir yer ki üzerinde 100 yıl bile yaşasan, hala her gün farklı bir köşesinden yeni bir şey öğrenebilirsin. Yeter ki bakmasını, yaşamasını bil…”

FROM THE ARCHIVES
FEASTS
FINDS
CASE SERIES
ALL ARCHIVES
FROM THE ARCHIVES
FEASTS
ELMAS KATLAMA

Dört adımda peçeteyi doğru kullanma sanatı.

FINDS
KARANLIĞIN DİBİNDEN YÜKSELEN O GÖKKUŞAĞININ ALTINDA

Doğumu, ölümü, kıyameti, alameti, toprağı, ağacı, bir insan ömrünü ‘deneyselliğin’ ötesinde bir müzik anlayışıyla, 42 dakikaya sığdırmış bir albüm.

CASE SERIES
PATINA AYAKKABI FIRCASI

Patina ayakkabı fırça kiti Sanayi313’ün klasik ve pratik tasarımlarından.

BLACKOUTS
ROMA

İtalya’nın başkenti, yaklaşık 3000 yıllık sanat, mimari ve kültürel zenginliğiyle tüm dünyaya hitap eden kozmopolit bir şehir.

LOVE LETTERS
BARBAROS ALTUĞ

Yazar Barbaros Altuğ’nun kendi çocukluğuna yazdığı mektubu okurken duygulanmamak elde değil.

SENSES
SEREN KÖROĞLU

Seren Köroğlu reklam dünyasında kreatif direktör. Sorularımıza verdiği net ve aynı zamanda zekice cevapları dinlemek çok keyifli.

CITIZENS
ECE YÖRENÇ

Senaryo yazarı Ece Yörenç; Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, Kuzey Güney dizileriyle hepimizin kalbinde bir yerlere dokundu.