Yetenekli insanlar, tutkulu oldukları herhangi bir konu üzerine bir aşk mektubu kaleme alıyorlar. Dünyanın daha çok aşka, daha çok aşk mektubuna ihtiyacı var.
FEM GÜÇLÜTÜRK
Sevgili Çıtlık Ağacı,
Bir bahar mevsiminde köyüne geldik, bizi alıp azmaklardan geçirdiler, kızıl çamları aşırttılar, bir vadiye bıraktılar.

Önce asırlık, bilge, bereketli zeytinleri gösterdiler.
Zeytine âşık olmak zor değil, ama seni sevmek için bakmayı değil görmeyi bilmek, ilk görüşte aşka değil zamanla gelişen sevgiye inanmak gerekirmiş.
Zarif yaprakların, minik siyah meyvelerin, beyaz gri kamuflaj deseniyle kuzey soğuklarını seven Huş ağacına benzeyen gövden ile zeytinlerin arasında kendine yer bulmuşsun. Her yerini yabani ve dikenli böğürtlenler sarmış.
“Tanıştırır mısınız bizi?” diye sorduk.
“O mu? O çıtlık ağacı, çitlembik ağacına çıtlık denir bizim buralarda, bu köyün adı da zaten Çıtlık” dediler.

O gün orada seninle sonsuza kadar yaşamaya karar verdik.
Kendi cennetimizi senin yanında kurmak istedik.
Seni, toprağını, sırtındaki çam ormanlarını, gölgeni, bereketini, zeytinlere komşuluğunu sevdik.
Böğürtlenler temizlendi, endamın açığa çıktı, saçlarını taradık, üstünü başını düzelttik, birbirimizi tanımaya başladık, meyvelerinin Perma Kültür’de nasıl da özellikle kuşlar için faydalı olduğunu, biraz kıskanç olduğun için eteklerinde Patlıcangiller dışında pek de bir bitki istemediğini , hiç bakım talep etmediğini, esnek ve estetik dallarından sopalar, nazara karşı kolyeler yapıldığını, meyvelerini çocukların üfürtüp birbirini şişlemek için topladıklarını, en önemlisi de yakıcı yaz öğlesinde eteğindeki hamakta huzurlu siesta yapmamız için nasıl da gönüllü olduğunu anlattın bize.

Sonra esas adını öğrendik, “Celtis Australis”.
Meğer mitolojide bile bir hikayen varmış.
Bizim cahilliğimizmiş seni bunca zaman tanımamak.
Meyvelerinden yiyen seni terk edemezmiş. Üstelik biz meyveni yemeden bile yakınlarından ayrılamaz olmuştuk. Meğer bizi çarpıcı bir güzellikle değil, inceden inceye meziyetlerinle kendine aşık edecekmişsin!

Bir de doğurganlığın var ki her meyven, yeni bir sen olmaya aday. Şu an bahçemiz bir parmak boyunda Çıtlık bebeleri ile dolu. Seni tanıdıkça sevdik, büyülendik, âşık olduk. Bir gün burada, ya da burada bir gün ölürsek sana besin olmak için dibine gömülmek en güzel sezon finalimiz olacak. Seninle bir ömür geçirmeye geldik.
Bizi kabul eder misin sevgili Çıtlık ağacı?

BARBAROS ALTUĞ
Sana…
Bu mektubu hiç okuyamayacaksın, ama yine de sana yazıyorum. En sevdiğim sensin çünkü hala. Hayır henüz ölmedin, hayattasın; ömür o kadar da kolay bitmiyormuş bak.

Halbuki 40 yaşındaki annen sana ne kadar yaşlı gelirdi; 2000 yılında senin kaç, annenin kaç yaşında olacağını hesaplayıp boşa üzülmüşsün. Sapasağlam yanında işte. Üzüldüğün ne çok şey boş, sana söylemek isterdim. Ama bunları 40 yaşına gelince kendin de fark edeceksin.

Hayallerin değişecek, öyle mutlu bir aile falan kuramayacaksın. En fazla bir kedin olacak, birkaç da aşk hikayen. Oynadığın oyuncak treni, yeterince büyüdüğünü düşünüp bir akraba çocuğuna hediye edecekler, onu bir daha görmesen de arada rüyalarına girdikçe yine mutlu olacaksın. Bunu senden başka kimseler bilmeyecek, bir de ben. Ama bak, dünyayı dolaşacaksın hep hayalini kurduğun gibi; Paris’te, Londra’da, New York’ta yaşayacaksın.

Aile kurmayacaksın belki ama iyi arkadaşların olacak, ne zaman düşecek olsan seni yerden kaldıracaklar. Uzakta olsan da seslerini duyuracaklar sana, ailenden daha iyi tanıyacaklar belki de seni, senin ailen bu olacak.

Çok hayal kırıklığına uğrayacaksın, seni sevenler canını yaktıkça kabuğuna çekileceksin. Ama o kabuğu çatlatan biri hep olacak, çünkü annenin dediği gibi sen doğduğundan beri romantiktin.

Bu halin seni hayatta önce tuhaf ama sonra özel biri yapacak, o yüzden korkma sakın. Okuldan sonra sınıf arkadaşlarınla sokakta top oynamak yerine yine koşarak eve dön ve hep aynı pencerenin önünde, dün gece, herkes yattıktan sonra sessizce yatağından kalkıp, gece lambasının kısık, nerdeyse kırmızı ışığında, koridorda, soğuk yere oturarak başladığın kitabı okumaya devam et. Gözlerin erken bozulacak bu ışık yüzünden, bunun sebebini de sadece sen ve ben bileceğiz. Okulda biraz uykusuz olacaksın, gece soğuk yere oturmaktan karnın ağrıyacak hep. Ama değecek, çünkü sana en güzelini söyleyeyim; kitap yazacaksın, yıllarca başka şeyler yapsan da ilk hayalin gerçekleşecek yani.

Sonra, yıllar sonra, sana çok uzak gelecek bir tarihte sevdiğin birine bir mektup yazmanı isteyecekler. Hiç düşünmeden, çok konuşmayan, kıvırcık sarı saçlarını ve kitapları çok seven o çocuğa yazacaksın bu mektubu. Saçların artık ne o kadar sarı ne de kıvırcık olacak, şimdilerde bazen gereğinden fazla konuştuğunu da söylüyorlar üstelik. Ama eski ve güzel bir fotoğrafa bakınca gülümser gibi olacaksın hep o aklına gelince, bütün günlerini ezbere bildiğin ve seni bugüne getiren tek insanın o olduğunu düşüneceksin, bunu hiçbir şey değiştirmeyecek. Bu mektubu yazarken hala tırnaklarını yiyen o çocuğa sahip çık, çıkabildiğin kadar, kendinden başka biri olmamakta direnecek ve inan bana, bu hiç kolay değil, hayatta kalmak uğraşından bile zor bazen. Ama unutma, seni yıllar sonra bile biri hala çok seviyor olacak, bunun için sana bir de mektup yazacak…

DİLAN BOZYEL
Duvarlarına Aşık Olduğum Şehre,
Gemmayzeh Caddesi'nin köşesindeki antikacıyı daha kaç kez rüyamda göreceğim, bilemiyorum. Belki de bu işte bir terslik vardır;

insan rüyasında doğup büyüdüğü şehri görmez mi yaş aldıkça? İki-bin-dokuz senesinde tanıştım seninle. Berbat bir türbülans eşliğinde geçen yolculuk etkisiydi belki bu bende oluşan aşk; bir sendromdu belki de. Hayatta her şey bir çeşit sendrom değil mi zaten? Sonra defalarca, hayattaki ve gökyüzündeki türbülansları umursamadan kavuştum sana. Duvarlarına dokundum, duvarlarını öptüm. Bir kadın olarak, yaşlandıkça genişleyen gözeneklerimi sıkılaştırmak için asgari ücretin beş katı yatırım yapabilecekken neden delik deşik duvarlarına hayran kalınır bir şehrin?

Gecenin bir yarısı, seksenlerden kalma; çatılarında beyaz çamaşırların asıldığı Ermeni Mahallesi'nde şarkılar mırıldanarak yürüdüm defalarca. Fransızcana, Arapçana ve hatta tüm geçmişine nasıl bu kadar vurulabildiğimi tek bir kelime açıklayabilir. Yüzyılların bilinmez ve bir o kadar vazgeçilmez denklemi; aşk. Bir süredir sokaklarında çektiğim siyah beyaz fotoğraflarına dönüp dönüp bakıyorum, sokak diplerinde yere oturup siyah kaplı defterlerime yazdığım notları karıştırıyorum. Hangi akla hizmet, nasıl bir cesaret bilmiyorum; senin için bir kitap yazıyorum ben bugünlerde.

İç savaşının izlerini bu denli sahiplenen insanlarından, delik deşik duvarlarından, her mahallendeki yıkık binalarından aklımı alamıyorum. İnsanoğlu, hangi şehirde yaşayacağını nasıl seçer bilmiyorum. Ama illa görüp seçtiği bir şehri özler durur mütemadiyen. Dünya'yı Güneş gibi dolaşır yine döner durur; o özlediği şehre varır.

Senin topraklarında daha ne kadar zaman geçireceğimi bilmeden topluyorum her seferinde bavulumu heyecanla.

Vardığım anda, duyduğum ilk kilise çanı ve beraberindeki ezan sesinin harmanıyla hayata bir kez daha geliyorum sanki. Yakın dostlarımın bile düğünlerinden kaçarken, ritimli müziklerde masa altına saklanırken; rastgele bir lokantada oynak bir Arapça şarkısına omuzlarımla eşlik etmek için koşarak sokaklarına çıkıyorum. Evimin, atölyemin ve kedimin olduğu İstanbul'un aksine; geceler boyu sabahı ertelemeye, gün aydınlanınca yatağımın içine saklanmaya çalışırken Beyoğlu sınırlarında, bir başka şehirde; senin kollarında coşkulu bir ilham nasıl oluyor da damarlarımdan fışkırıyor, aşktan başka bir anlam bulamıyorum yine.

Bu bir itiraf değil, düpedüz bir gerçek; Beyrut, sana aşığım.

ALP İŞMEN
Sevgili Aşk,

Uyandım, aklımdasın. Kahvaltıda unuttum ama çayımı her yudumladığımda tekrar hatırladım, arınırken sıcak suyun altında çıplak olmak getirdi seni aklıma çok öncesinde o masum gecenin. Aklımın bir ucunda sen, diğerinde kokun. Hoşgeldin. Kimdin sen? Hangi çiçektin, koktun? Kendini kokladığındın. Ne yapacağım kendimi, seni bilmiş kendimi?

Omuzlarımdan başlardı sevmeye, omuzlarımdan; sonunda ellerim. Sonunda ellerimdi ağlayan, kokusu özlemlerin. Güzel bir sabaha uyansak.

Pardon, kimdininiz? Bir rüzgarın getirdiği kokuda cisminiz.

Aşk! Sana ihtiyacım var. Hastayım. Ben değil, kalbim. Kalbimi yaşatan senin beynin. Beynim komada. Ölümüm gerçekleşmeden şifa ol nefsime. Nefesin ruhumu sarsın sarmalasın; cismimi bedenin, bedenimi ruhun. Aşk! Sana ihtiyacım var! Sensizlikten doğan boşluğu sen kapladın. Tarihin bir daha göremeyeceği bir işgal bu! Uyuyamıyorum. Aşk! Bana ihtiyacın var.

Boşalt her adımda tek tek, boşalt sancıyı.

Söyle, nasılsın? Akıntıların girdabından azade, sular sakin yüzeyde. Bulutlara doğru yürüyorum.

Ben toprak, katıksız, öz. Hiç can yatmamış, dal düşmemiş, ten bilmemişken emerim tüm varlığı geldiğince senden. Bir gün, yeniden, yarılan göğün öfkesi yatıştığında, kayalar çatlar, kül olur özlemim, mezarında tanrımın. Tanırım, doğan günün aynasındaki çatlak. Ah, kalbimin...

Dolunay bugün. Bir vahşi dokunuşun şefkatiyle, aklı yaşamla bir. Kadim sözün büyüsü der ki, her olan kendi adıyla bağlanır oldurana; sana bulmak düşer onu.

Aşk.

Güzellik, mehtaplı bir gecede, sıcak ellerin ısıtmasıydı serin bir yerlerini ya da tenindi hasretle emen ısımı ve bakışlarımızın diğerini arayışıydı; derinlerinde, denizdeki ışıltısı mehtabın, eşlik edercesine gecemize. Güzeldi. Tadınızda akşam alacası.

Kan körü oldum yok kırmızılarda, sevda bunun neresinde. Hey, sevgi! Demirsiz, mermersiz, temelsiz, mezar duvarlarına sinmiş köklerin yosun tutmaya mecbur klişesinde, yere düşmüş her bir ışıklı halede parıldayan, aşkla dolu gecelerin hayali. Dirilten... Çardağın izin verdiğince, köhnelikten bir adım uzak bilgeliğimle bildim, biriz diye, birimiz hepimiz için masalına bir an için bile olsa inandığımdan, diktim gözlerimi beni geceye gömen güneşe. İçtim, yaladım dudaklarındaki kanı, soğuk, yapışkan, beter beyaz, mermerden bir adi taşa dönüşmüş her bir heykelde, mehtabın gülümsediğini mi gördüm ne!

Yeşil ve kara, kaygan ve neşeli; arkaik korkuların devrimi doğurdu, ormanların meclisinden bir kokuyu: Çürümek candır, yaprakların arasından düşen, toprağa ulaşan her damlası kan ve su ve ağu. Isır beni bembeyaz, nemli ve kaygan bir yılanın süzülüp gittiği, dişleriyle kapkara gecenin ardından, mehtabın gülümsediğini mi gördüm ne!

Yoldan gidilir, yoldan gelinir, kovalanır o yolda aşk, kaçılır da o aynı yoldan, bir an'ın kokusuyla; korkusuyla güzelliklerin: emir verir, dur! Durdurana kadar geçmişin, yoran, yorgun, içi geçmişliğiyle; donar kenarda, kalır sandalların geçişi, kürekler havada. Havasız ev kokusu, canların gizlendiği kaldırım kenarları; dibinde, bir köşede biten otların özlemi; özlem bir bakışta hapis, o beyazlıkta mehtabın gülümsediğini mi gördüm ne!

Uyku. En zorlu nehirlerin akıntısı. Uyanmak da var deltasına, gömülmek de tortusuna düşlerin. Düşe düşmek bu, aynanın arkasında parlayan diğer güneş, mehtap sanırsın; ak delik, beyaz madde. Uyku. Çağırır. Kaç. Biten gençlik değil, umutları yaprağın, dalın, yıkılmış ağaçlardaki yarıktan taşan reçinesi canın. Uyku. Verimli ormanların humusu. Sadece sensindir sanırsın direnen çürümeye. Çürümek candır, eline bulanmış kanın kokusu taşır sana acıyı. Acı uyuttuğunda beyin akar, dağılır, parmaklarının arasından. Avucunda bir miktar kan birikmiştir ve yansır ıhlamur kokulu ay. Ay. Uykundaki varlık. Neyin intikamını gütsen biter yatağında bembeyaz. İhanetin öcü bu. Sarıp sarmalan kefenin uykusu aşk. Uyan! Suya giren sabahlardan um ayılmayı. Bedenin parlasın geceden kalma. Git. Yollar getirsin seni mezarıma. Taşıma dik gözlerini kırpmadan yosun tutmaya başlayasıya, serin izler bıraksın yanağında sevgim. Huzur içinde atsın şakaklarımdaki damar, her dolunayda bir. Hangi asırın çağrısıysa, söz, uyacağım ona. Bekle beni tenindeki en gizli yaradan sızan ağuda. Zehrinin bir zerresiyle uzandım o deltaya. Batık gemilerin, kayıp ülkelerin, yitik canların, zevke kurban ruhların acısı alnımda serin bir esinti. Mezarımdaki gülün kök saldığı özlemin teması bu dokunuş, nefesinden sızan ihtiyaç. Gel, yanımda uzanan, zamanın kefenine sarılıp uyu. Unut. Unutmak, acıdan devşirme efsanelerin kaçışı. Uyumak, diriliş. Gülümsediğini mi gördüm ne!

Gülümseyen bir yüzün ortasında kısık gözleriyle parlayan dişler. Hareketsizliğin dudağıdır konuşan, fosilleşmiş sözcükleri aşkın. Aynamdaki yokluk, ışığımın yitmesinden, iyi bak, ardındaki sır kan. Göreceksin beyninden daha beyaz bir cevher olduğun gerçeğini. Çürümesi yakın kapkara bir an meselesi bu; Mezopotamya, sana dokunmak; toprağın geldiği kaya kadar içten. İki nehir ne zaman kavuşsa yıldırımlarla körfeze, eter kadar uçucu nefsimden geçerken nefesin, dili tutulur şahitlerin: Yer ve Gök, bu iki tanrı da unutursa ancak diğerini, donar kuyudaki kutsal su. Çöl anlar. Asırlar önce karıştı bu bedenler kuma. Kim bilecek hangi tane, toz, parça, zerre, atom kimin. Bu, ben; şu, aşmış dağları sen! Senin ya da benim, ne fark eder ki; doğ kederinden Enkidu, Gılgamışın tükürüğünden. Dağlara doğru bağır! Doğan da doğuran da senden.

Tam yüz yıl oldu dün. Bir asırdır bekliyorum nefesini yeniden doğmak için. Sırf bunun için doruklarından yücelerin tertemiz bir esinti oldum; bir ürperti ensemde. Isındım. Doğurdum.

Uyudum. Uyandım.

Sevilmeyi unutma!

Alp.

MU TUNÇ
Yeraltına sevgiyle,
Bu mektup...
Yaptığı müziği kaç kişinin tıklayacağını düşünmeden hayalindeki melodiyi ortaya çıkarmaya çalışana, sosyal medyada az beğeni alacağına bilmesine rağmen istediği fotoğrafı çekip paylaşmaya devam edene, kitapçıya girdiğinde "en çok satılanlara" bakmayıp diğer raflarda dolaşana,

hafta sonu herkesin girmeye çalıştığı parti yerine hafta içi kimsenin tanımadığı bir arkadaşının davetine gidene, herkesin izlediği filme değil de sadece tek bir seansta gösterilen filme ısrarla gidene, aynı haberi birden çok internet sitesinden okuma zahmetine katlanana, parasını dünyaca ünlü bir marka yerine daha ilk defa tasarım yapmış birisine harcayana, müzayedelerde satılmayan ve hiç bir galeride olmayan sanatçının işini alana, internet sitesinde önceki beğenilerinden dolayı kendisine önerileni değil de daha önce hiç tıklamadığı bir kategoriye tıklayana, arkadaşının daha önce kimsenin başaramadığı bir şeyi başaracağına inanana, dergiyi açıp fotoğraflara bakmak yerine içindeki röportajı okuyana, ödül almamış bir işle ilgilenene, dinlenme sayısı birkaç kişiyi geçmeyen bir DJ'in setiyle evinde dans edene, yeterli bilgisi olmamasına rağmen sadece enerjisini beğendiği için birisine yatırımcı olana, kız arkadaşını hiçbir yerde bahsedilmeyen küçük bir restorana yemeğe götürene, geçmişte olmuş veya gelecekte olabilecek bir şeyle ilgilenene, kategori edilemeyeni beğenene, okuduğu kitabın dipnotundan başka bir kitap bulup onun peşine düşene, sırada beklerken bir anda arkasına bakana, gözüne takılan bir ürünün tasarımcısının kim olduğunu araştırana, herhangi birisine ilk işini verene, herhangi bir müzisyenin albümünü baştan sona dinleyene, kaç kişinin izleyeceğini düşünmeden film çekene ve onun ekibine, sahaflarda nedensiz dolaşana, kimsenin önermediği bir yere tek başına gidene, keşfedilmeyi beklemeden çalışana, kimsenin arkadaş olmak istemediği kişiyle arkadaş olana, kendisinden daha başarılı ve güzel olana sevgisini ve hayranlığını aktarabilene, aynı asırlık kocaman bir ağacın binlerce damardan oluşan köklerinden gelen besinle ayakta durduğunu görenin - bir şehri ayakta tutan temelin yerin üstündeki binalarından daha çok, içindeki farklı insanların birbirleri ile olan enerjileri ile oluştuğunu gören gibi, hayatın her köşesinde ve mikro anlarında, direk ortada olmayan ve gözükmeyenin aslında gözükeni beslediğini anlayana, yerin üstündekinden daha çok altındakilerle ilgilenenlere…
Selamım ve sevgim olsun.

GONCA VUSLATERİ
Sevgili İstanbul,

Canım İstanbul... Güzelim şehrim… En sevdiğimsin sen…

Nedense “değer” dediğin, değerin anlaşılmadığının anımsanmasıyla ölçülür. Yokluk baz alınmadıkça, varlığı da açıklayamazsın. En sahte gülüşün arkasında bile bir mana, bir ölçü, haz, doygunluk, bir şiir ayıklayabilir insan.

Ehlikeyif ve köklü bir şehirsin İstanbul.
Tufeyliler ve miskinler zinhar dilbazın raksına erişemez. Sen bir kalabalık şiirsin, bütün kelimelerin başka kültürlerden göçmüş.

İşte, Alman ve İtalyan ustalığının harika birlikteliği, Haydarpaşa Garı’nın önündeyim. Merdivenlerinde ilk kez oturuyorum. Yaşım 16. Arkadaşlarla tek ‘aksiyonumuzun’ okuldan kaçıp Haydarpaşa’ya gitmek olduğu zamanlar… Gar Meyhanesi’nde uyuyakalmış amcalar çay, simit, peynir yerken usulcacık çekildiğimiz köşede karşı kıyıya konan martıları seyrediyoruz. ‘Melekler Şehri’ (City of Angels, 1999) vizyona yeni girmiş, ben Türkiye’de görevli meleklerin toplandığı yer olarak Haydarpaşa Garı’nı bellemişim zihnimde. Vapur saatini kaçırmayan martı olur mu? Vapur Haydarpaşa’ya yaklaştığında seni bırakıp Beşiktaş İskelesi’ne giden martılar... İki büyük yangın atlattı burası. 2012’de seferler geçici süreyle durduruldu. Dört katı tamamen çökük. En son gecesi kendinden habersiz bir Ankara treni hüznünde birlikteydik. Ankara’ya yatılı trenle gidiyorduk. Meyhanesinde İtalyanlar vardı. Bağırarak konuşup, içkileri havada “şerefe” diyorlardı. Bizim şerefimizden bahsediyorlardı. “Aman efendim” dedik. Bu gar hepimizin. Sizin şerefinize... Bir amca vardı orada, trenle aynı yaşta. “Görevimin son günündeyim” diyordu. İlk kez camdan dışarı bakan gözleriyle, o yürek hoplatan rayların gümbürtüsünde ağzına kadar Türkiye kokan bir vagonu sadelikle kopardı çengelinden. Çıktı bir şeyler raydan sonra zaten. Yalan mı canım, İstanbul?

O merdivenlerden manzaralar

Kuzguncuk’da tarihi bir gün.
Konservatuvarı kazandım. Ah. Ne heyecan. Sen o gün benimleydin ve sırf havanda değildin diye nasıl da üşüyorduk... Sahilden yukarı doğru yürüdük bitmeyen merdivenlerin nefesimizin yettiği bir yerinde arkadaşımla oturuyoruz. “Bak” dedi. “Bülent Emin Yarar burada oturuyormuş.” Heyecan bastı. ‘Çayhane’ daha oynanmamış İstanbul’da. Profesyonel ile gönüllerin fethedilmesine birkaç yıl var. Kuzguncuk merdivenlerinden sana bakıyoruz. ‘Deniz Kızı Eftelya’ şarkısı gibi gece. Açıkhava konserinde yakamoz şakıyor sanki. Bitmeyen sohbetinle sarhoşuz. Evinden çıkıp merdivenlerde birbirlerine şiir okuyanlar… Yeşilçam’da kostüm şefi olan kadının çay demlemesi... Emekli dramaturg kadının ‘Betty Blue’ adında ev yemeklerinden dükkânı… Gürol Ağırbaş’ın orada balkonunda rakısıyla gitarını tarayışı… Belki gür bir Birsen Tezer ile silkelenen İstanbul efendileri...

Cihangir’in beşinci katında sohbetler

Kuzguncuk… Sabahları camiinin orada simit, domates, zeytin, kekik ve zeytinyağı karıştırılıp şeffaf torbalarda, şeffaf insanların midesine inen ve muhtemelen çaysız ikram edilmeyen dostlukların sahili. Birçok şiirin, gözünü bir Amerika gibi Cihangir’e dikmiş genç sanatçı talebesinin kulisidir. Kediler bekçisidir sokaklarının. Bir kediyi bir defa görmediyseniz aynı sokakta tehlike var demektir. Hoşafın yağı kesildi mi keyfin kaçar İstanbul’um bilmez miyim? Kuzguncuk direk, badem yüzlü delikanlılar, ecinni kesilir adalet sağ sağlım geçsin direğin yanından diye. Severim Kuzguncuk’u da. Kalıcı olmadığımız dünyada her turist kul gibi uğrarım arada. Sen orada daha naifsin çünkü. Alttan alırsın beni, bilirim...

Bir şeyler var diyor insan sende. Bu kadar karışık ve bunca birbirine yakın karmaşıklığa rağmen midesi bulanmıyor ve birbirini acıtmıyor semtler, ara sokaklar… Bunca ve onca şeye rağmen!

Bir filin bedeninde yaşar gibi, yavaş ve emin bir adımı atabilmek için yüzyıllara taşan üretimlerden, yenilgilerden, savaşlardan geçiyoruz. En hızlı yüzleşmelerimiz en verimsiz yüzyıl ediyor bizi ama doğanın bir dengesi var! Bunu biliyoruz. Boşuna taşımıyor bu yaralı seni. Her bir tarihi anının silinmesi ve her bir tarih eserinin kuruyup yere düşmesinin ardında kendini olgunlaştıran bir tılsım arıyor insan kendine bu sende.

Bir şehre göre bunlar çok fazla sorumluluklar... Sahi nasıl becerdin? Bu yüzden kaç kez gitmeyi düşündüysem öylesine prova ettim ölmeyi kendime.

Bir şey var çünkü. Cihangir’de, Cihangir caddesinin sonundaki apartmanın 5’inci katında Orhan Veli Kanık’a “gözleri kapalı” dinletecek bir şey var sende. Sahi, o gün ne konuştunuz Orhan Abi ile?

Galatasaray’ın sahaflarında anılar

Sahaf Vahap Usta var mesela. Senin en eski sahaflarından kendisi. En eski sırdaşın. Ben tanıdığımda 19 yaşındaydım ve Vahap Usta artık çok yaşlıydı. Elinde kalan son kitapları satıyordu. Cemal Süreyya, Edip Cansever, Yaşar Kemal, Turgut Uyar ve daha kimler ki onun Galatasaray’daki dükkanına gelmiş, kapısının önünde açık çayla okumuşlardı Avrupa’nın gizli köşelerinde kalmış ressam eskizlerini, notalarını, tarihi hikayelerini... Eyvallah deyip gittikleri dükkâna bahşiş olarak bırakmışlardı ülkelerini. Vahap Usta çok oyuncunun baktığı bir adamdı. Kendi kitabını bastırmak istediğinde, ‘printer’dan çıktı alıp gönlünü yapmışlardı. “Sayfaları birleştirir, okunur hale getirirsen ve bir sonraki sayfasını merak ediyorsan – yayınevine ait kitabın olmasa da olur. Seni herkes okur” derdi. Canıma okurdu bu şeffaflığı. Elimde kitap kalmadığı güne kadar ölmeyeceğim diye son kalan 10 kitabını kendi seçtiği insanlara satıyordu 10-20 liraya. Hak etmek zordu bazen bilgiyi, bildim demeye varmak için az mı tozladık paltomuzu kaldırımda, ustalarda. “Beni zıvanadan çıkarıyor evdekiler, Usta.” “Sen zıvananın kendisisin, deli Goncam.”

Galata’dan kimsesiz hikayeler

Ve kimsesizler yurdundan kaçan bir kalabalığın hikayesini anlatırsın Galata’da. O sahaflar Almanya’dan pikaplar getirir ülkeye. Karaköy’de Hümeyra o pikapların kapaklarına çizim yaparken henüz çok gençtir. O ‘Kördüğüm’ hiç çözülmemiştir daha. Melek Kobra hikayesini çuval çuval bırakacaklardır bir pazartesi günü Burçak Evren ve Gökhan Çuhadar’ın odasına. 25 yaşında veremden ölen bu genç kızın aslında ilk Ayşe Opereti’nin Ayşe’si olduğunu bileceğiz daha sonra. Semiha Berksoy’un, Cahide Sonku’nun genç kızlık hikayeleri, Gülriz Sururi’nin çocukluk anılarında karşımıza çıkacaktır kendileri. Lakin durumu bozuntuya vermeyeceksindir sen İstanbul.

Zaman kalburu işte Samiha Ayverdi’nin dediği gibi işini bilecektir değil mi İstanbul? “Düşene dur demez, kalanı da silkip atar. Dökülen dökülür, kalan kalır...”

MİRGÜN CABAS
Sevgili oğlum,

Altın kafalım,

Kocaman kırmızı dudakların, maviş gözlerin ve çırpı bacaklarınla karşımda oturuyorsun... Az önce verdiğim bir parça çikolatayı yalayıp yuttun. Karşılığında aldığım öpücükler ise yanıma kâr kaldı. İzlediğin filme dair tek tük sorular sorarak televizyona bakıyorsun.

Doğduğun günden bugüne geçen dört buçuk yılda sana binlerce şey anlattım. Anlattığım şeyler giderek daha karmaşık hale geldi. Cevabını bilmediğim sorularının sayısı arttı, bilmediklerimi geçiştirmek zorlaştı. Konuşmaya başladığın günden bu yana ağzını her açtığında doğru kelimeleri bulmak için o kadar çok uğraşıyorsun ki... Ama seni dinlerken en korktuğum şey, zor sorular sorman değil. Günün birinde o tatlı konuşmanın değişip, söyleyemediğin harflerin düzelmesi. Terevizyon, Reyra, orabirir... Bunların tarihe karışması.

Geçen hafta okuldan birlikte geldiğin Fransız arkadaşınla evde anlaşabilen tek kişi sendin. Türkçe kurduğun ve giderek uzayan cümlelerini hala gülümsemeyle ve hayretle dinlerken bir de Fransızca çıktı başımıza... Biz biriyle zor başa çıkarken, iki dilli bir Civan Mert...

Dün vapurda Büyükada’dan dönerken tablette gömüldüğün çizgi filmden başını bir an kaldırdın ve ufukta İstanbul siluetinin üzerinde batan turuncu güneşi gösterdin bana. Güneşin neden turuncu olduğunu anlattırdın.

Vapura yetişmek için fayton bulamadığımızdan adanın sokaklarında koşar adım yürürken, isyan ettin. Ben de sana angarya gelen bu yürüyüşe bir fayda katmak için “Bilmediğin bir yeri tanımanın en iyi yolu, orada yürüyerek dolaşmaktır” dedim. Önce aklına yatar gibi oldu ama “Bilmediğimiz yere nasıl gideceğiz peki” diye sorup, çelişkimi bulmuş olmanın muzipliğiyle güldün.

Az önce gözlerini kısıp yüzüme baktın. Dilinin ucuna kadar gelen bir şeyi söyleyecek gibiydin. Sonra vazgeçtin. Sanırım söylediklerini tartmayı öğrendiğin anlardan birine tanıklık ettim. Doğrusu iyi olur. Ailemize böyle biri de lazım çünkü...

Bu akşam evde seninle baş başa kalacağız. Birazdan sana yemek beğendirmek için uğraşacağım. Sonra televizyonu kapatmak için pazarlık edeceğiz. Bir uzun ya da iki kısa film izlemen konusunda anlaşmaya varacağız ama sen son dakikada aşırı soğukkanlılıkla anlaşmamıza uymayacaksın. Yatağa girerken hışırı çıkmış uyku arkadaşın, bez kediyi kolunun altına sıkıştıracaksın. Haylaz Pinokyo’nın maceralarından yeni bir bölüm okuyacağım sana. Anlamayacağını düşündüğüm kelimeleri basitleştireceğim ama sen anlamadıklarına da fazla takılmadan hikâyenin genelinden doğru sonuçları çıkaracaksın zaten. Odadaki gece lambasına, kapının aralığına, koridorun ışığına ince ayar yapacağız. Sonra sudan bahanelerle on defa yataktan kalkacaksın. Her defasında seni yatağa geri koyup tehditlerimin tonunu biraz daha yükselteceğim. Senin umurunda olmayacak. Bakışların boşlukta sabitlenmeye başladığında sana sarılıp öpüp yanından ayrılacağım.

Sonra sabah ne yaparsam yapayım benden erken uyanacaksın. Başıma dikilip uyanıp uyanmadığımı kontrol edeceksin. O arada beni uyandıracaksın, ben seni yatağa çekip boğuşacağım ve yeni bir gün başlayacak.

Sonra sen küçük bembeyaz dişlerinle bir şeye gülerken ben sana bakacağım, seni ne kadar çok sevdiğimi, kocaman bir adam olduğunda bugünü hatırlayıp hatırlamayacağımı düşüneceğim. Sonra oturup ikimize bugünü anlatacak bir mektup yazacağım...

Mirgün Cabas 
 

FROM THE ARCHIVES
FEASTS
ELMAS KATLAMA

Dört adımda peçeteyi doğru kullanma sanatı.

FINDS
JEAN-JACQUES SEMPE KİTAPLIĞI

Terapi niyetine mizah deyince akla hemen onun adı gelir.

CASE SERIES
SİYAH&BEYAZ SAHNEDE PARİSLİ BİR SANATÇI

Fransız tasarımcı Andrée Putman’ın uzun hayatı, sanki perde arkasında sürekli kıyafet değiştirip farklı rollere büründüğü bir sahne gösterisi gibi.
#sanayi313Pioneers

BLACKOUTS
VENEDİK

Yolları olmayan, yalnızca kanallardan oluşan bir şehir, hem de kanallar Rönesans ve Gotik binalar ile dizili. Belki de dünyanın en güzel şehri; suyun şehri…

LOVE LETTERS
FEM GÜÇLÜTÜRK

Botanist FEM GÜÇLÜTÜRK’ün Çıtlık Ağacına yazdığı aşk mektubu aşkın sınırlarını aşıyor.

SENSES
LEVENT ERDEN

Levent Erden’in isyankar olduğu söyleyebilir ancak o aslında duyularıyla her şeyin en iyisini keşfetmeyi araştırıyor.

CITIZENS
ERDAL AKSOY

Şahsına münhasır Alaturcahouse’ta her şey kişisel zevklere göre seçilmiş. Göz önünde olmayı sevmeyen Erkal Aksoy, tarzını eklektik galerisine de yansıtmış.