TUVALDE BOYUN EĞMEMİŞ KADINLAR
Hiperrealizmin sayılı temsilcilerinden Taner Ceylan, tarihten hikayesi anlatmaya değer kadınlara yer verdiği resimleriyle bu figürlerin ruhlarına birer pencere açıyor sanki. İzleyiciyi içine çekerek, konu olan kadınlar hakkında da merak uyandıran eserler, onların öyküsüne birer saygı duruşuna dönüşüyor. Taner Ceylan’ın kadınlarını kendisinden dinliyoruz.
PAPER Geçmiş eserlerinizde, tarihten önemli kadın karakterleri resmettiğinizi görüyoruz; Esma Sultan, Princess Broglie ve Peggy Guggenheim. Bu üç kadın üzerinden düşünürsek, her birini seçmenizin ardındaki sebepleri birkaç cümleyle paylaşabilir misiniz?
Taner Ceylan Ressamın yaptığı her resmin aslında kendi otoportresinin bir yansıması olduğu varsayımdan yola çıkarsak, biraz daha anlaşılır olacak. Bir şekliyle hikayeleriyle bana dokundukları için ele aldım ve alıyorum.
P Jean-Auguste-Dominique Ingres’in, sizin yeniden yorumladığınız “Princesse de Broglie” tablosuyla ilgili bu alıntısını paylaşmışsınız: “Yaptığım en güzel resim neden bana bu kadar büyük bir acı veriyor? Ben kimi, neden resmediyorum? Bir ressam birini neden resmetmek ister ya da ne zaman resmetmeye karar verir? Derinlerime baktığım zaman resimlerimde kendimden başka hiç kimseyi görmüyorum. Model her zaman bahaneydi. Karanlık mekanlara, gölgelere hiçbir zaman tahammülüm olmadı ve bir o kadar cansız, ışıksız bedenlere. Işık her yeri kaplamalı en küçük detay bile yok olmamalı. Benim dünyamda hüzne, gam ve kedere yer yok. Bundan böyle hiç kimsenin sipariş üzerine resmini yapmayacağım. Bu son olacak.” Bu sözlerde kendinizle ilgili ne bulduğunuzu, bu alıntının sizin için ne ifade ettiğini bizimle paylaşabilir misiniz?
TC Tabi, şunu hatırlamak lazım, prenses Broglie’nin tablosu Ingres’in başına bayağı işler açmış. En büyük eleştiri ressamın; prensesin gerçek şahsiyetinin çok ötesinde başka bir şeyi resmettiğinin aşikar oluşu ve Ingres buradan yara almış. Hakikaten prenses son derece içine kapalı, muhafazakar, bir iki tane de kitabı olan entelektüel bir kadın, son derece de asosyal. Ama ressamın betimlediği kadın bambaşka. Tüm bu özelliklerin tam tersini yansıtan bir görüntü var ortada. Tam bu noktada da aslında ressamın modelini değil kendisini resmettiği konusunda ciddi eleştiriler gelmiş. Zaten resim yıllar boyunca sergilenmemiş, aile reddetmemiş ama sergilememiş de. Ben de tam da bu konunun üzerine gittim aslında. Ressamın kendisini resmettiğini vurgulamak için prensesin kafasına Ingres’in kendi otoportresinin üzerine yerleştirdim. Ve prensesin portresini ayrı bir tuvalde resmederek ayırdım. Aslında kendimce adaleti sağladım.
P Cahide Sonku ve Afife Jale’yi resmetmek sizin için ne ifade etti, ediyor? Bu iki güçlü kadın figürünü işlerken, kendi hikayenizle ya da duygularınızla nasıl bir bağ kurdunuz?
TC Bu kadınların yaşadıkları akıl dışı şeyler; son derece öncü, risk almaktan korkmayan, gözü kara, aydınlık insanlar. Tabii muazzam yeteneklerini de unutmamak lazım. Bir de bugüne kadar sanatta ele alınışlarını problemli buluyorum. Gerçeklerine yeteri kadar inildiğini düşünmüyorum. Hem kendimce yorumlamak istedim hem de onlar üzerinden başka bir yüzümü göstermek istedim. Aramızda benzerlikler var demek son derece şımarıkça olur. Tabii az buz şeyler yaşamadım değil, kendime de haksızlık etmeyeyim. Ama çok şükür takdir gördüm ve görüyorum. Bu isimlere eklenecek bir çok isim daha var Afife Jale’nin yanı sıra şimdi Mihri Müşvik Hanım’ı ele aldım.
P Resmettiğiniz kadınların hikayelerinde hüzün ve cüretin güçlü bir şekilde hissedildiğini düşünüyorum. Bu iki özelliğin sizinle hangi yönlerden örtüştüğünü söyleyebilirsiniz?
TC Sanırım yapılmayanı yapmak, eksik olanı görmek ve duvardaki o eksik taşı koymak konusunda bir ortak noktamız var. Ama tekrar hatırlatmakta fayda var; halen ülkemizde kadın olmak çok zor, bunu bir de yüz yıl önce düşünün. Karşılaştıkları engelleri hayal bile edemeyiz.
P Yıllar içinde tarzınızdaki değişimi nasıl tanımlarsınız? “Karanfil Hasan” gibi eserlerden bugünlere uzanan yolculuğunuzda sanatsal yaklaşımınızda, tekniklerinizde veya anlatım dilinizde neler değisti?
TC Benim sanatımı oluştururken çok önemli bir kriterim var; yaptığım şey önce benim kalbimi ateşlemeli. Ancak öyle başkalarının da kalplerini ateşleyebilirim. Zaman içerisinde heyecan duyduğum noktalar, ilgi alanlarım doğal olarak değişiyor, bununla birlikte sanatım da. Şu sıralar dediğim gibi İstanbul ana temam. Resimlerimde renk ortadan kalktı, siyah beyaz dengesiyle duyguyu daha güçlü tuttuğuma inanıyorum. Ama şimdi Afife renkli bir resim olarak geliyor. Bir de seçtiğim karakterlerim modern Türkiye’nin karakterleri. Ama değişmeyen bir şey var; 1881’de vurguladığım gibi bugünle geçmiş arasında duygusal olarak hiçbir fark yok. Neşemiz, hüznümüz, öfkemiz, sevincimiz, kederimiz, her şeyimiz aynı.








