JAY OSGERBY
Jay Osgerby’nin tasarım felsefesi, daha azın daha anlamlı olduğunu ve tasarımla zamana meydan okunabileceğini hatırlatıyor. Londra 2012 Olimpiyat Meşalesinden kuantum fiziğini hissettiren tasarımlara uzanan işleri, sade görünen her formun ardında cesur bir düşünce olduğunu kanıtlıyor.
İstanbul, bu şehirde doğup büyümüş de olsanız sizi şaşırtmanın ve büyülemenin bir yolunu buluyor. Kaosuna ve tüm keşmekeşine rağmen böyle anlarla sizi kendine aşık etmeyi başarıyor. Geçtiğimiz hafta davetli olduğum Mozaik “Design Dialogues” Jay Osgerby konuşması da hem lokasyonu hem de içeriği ile benim için bu anlardan biriydi.
Ortağı Edward Barber ile 1994 yılında kurdukları tasarım stüdyosu Barber & Osgerby adı altında 30 yılı aşkındır mobilya, ürün ve alan tasarlayan Jay Osgerby, Mozaik’in Ortaköy’de bulunan showroomunda Vitra ile ortak bir proje kapsamında bir söyleşi gerçekleştirdi. Mozaik Mobilyanın modern klasiklerden oluşan mobilya koleksiyonu da en az söyleşinin kendisi kadar heyecan vericiydi.
Jay Osgerby söze; 2012 Olimpik Oyunlarında İngiltere’nin Olimpiyat meşalesini tasarlayan, Rimowa, IBM, Rizzoli, Supreme ve Flos gibi pek çok dünyaca ünlü marka için sayısız tasarım hayata geçiren bir ikili olarak, hayallerinin ilk günden beri Vitra ile çalışmak olduğunu söyleyerek başlıyor. Royal College of Art’da birlikte mimarlık okurken tanıştığı ortağı Edward Barber ile Vitra’nın 80’lerde sanatçı, tasarımcı, mimar ve müzisyenlere yer verdiği sandalye kampanyalarına baktıkları zamanları, “öğrencilik yıllarımızda bize tasarımın kapılarını açan bambaşka bir vizyondu Vitra.” diyerek hatırlıyor. Bir aile şirketi olan Vitra’nın o dönem başında olan tasarımcı Rolf Fehlbaum’u ise kahramanları olarak tanımlıyor. “Bir gün tüm cesaretimizi toplayarak kendisine bir mektup yazdık. İçine sahip olduğumuz tüm heyecanı ve bilgiyi sıkıştırmış, biraz umutsuz da olsak bu riski almıştık. Beklenmedik bir şekilde bir gün Fehlbaum’dan aldığımız telefon ve bizi ofisine davet edişi her şeyin başlangıç noktası oldu.”
TIP TON SANDALYE
Barber & Osgerby o telefondan sonra hayallerinin en büyüğünü gerçekleştirerek Vitra ile bir değil birden çok başarılı projeye imza atmış. Söyleşide bulunma nedenlerimizin başında da bu tasarımlardan biri olan 2011 yılında Vitra için hayata geçirdikleri Tip Ton Sandalye geliyor. Renk seçimleriyle eğlenceli, tasarım detaylarıyla sade gözüken bu sandalyenin hikayesi, çoğu mobilya tasarımının aksine bir skeçle değil bir soru ile başlamış. “Bir mekanizmaya ihtiyaç duymadan hareketi mümkün kılan okul mobilyalarını nasıl üretebiliriz?” Yaklaşık iki buçuk yıl süren çalışmalar ve prototip sürecinde parçalara ayrılan Jasper Morrison imzalı bir sandalye sonrasında tamamlanan Tip Ton, herhangi bir mekanik bileşen içermeyen tek kalıptan üretilen bir tasarım. İlk bakışta sihrini ele vermeyen bu tasarım, sandalyeye oturan kişi için hafif bir hareketle birkaç derece öne doğru eğilebilme imkânı yaratıyor. Bu öne eğilme pozisyonu, leğen kemiğini ve omurgayı hizalayarak karın ve sırt kaslarına giden dolaşımı iyileştirirken aynı zamanda kullanıcıya ileri geri sallanma imkânı tanıyarak eğlenceli bir alan açıyor. İsmini de ilk uygulandığı TipTon Academy’den alan sandalye sadece öğrenciler için değil, otururken sabırsızlanan ve yerinde duramayan herkes için keyifli bir deneyim sunuyor. İlhamlarını masada oturan çocukların sandalye üzerinde ileri geri sallanma hareketinden aldıklarını söyleyen Jay, “Omurga için sağlıksız varsayılan bu hareketi alıp sağlıklı bir öne eğilme duruşuna dönüştürdük.” diyor. On dört yılda bir milyonun üzerinde satış rakamına ulaşan bu tasarımın ikonik mobilyalar listesine gireceğinden şüphe yok. %100 geri dönüştürülebilir plastikten üretildiğini de eklemek gerek.
OLİMPİK MEŞALESİ
İlhamlarını sürekli değişen ve gelişen bir dünyanın göz ardı edilmesi kolay ince detaylarından alan bu ikilinin projelerine baktığınızda ikonik tasarımlara imza atmak her gün yaptıkları kolay bir iş illüzyonu verebiliyor. Onu en çok etkileyen tasarımlarından bahsetmesi istendiğinde örnek olarak verdiği Olimpik Meşale projesi, Jay ve Edward’ın imkansızı zorlamayı ne kadar sevdiklerinin bir kanıtı. Bin tasarımcının katıldığı bir yarışmada kazanmakla kalmayıp, dağların tepesinde, fırtınanın ortasında, deniz altında ve ekstrem ısı değişikliklerinde sağlam kalmayı başaracak bir meşaleyi sadece 18 ayda hayata geçirmekten bahsediyoruz. Olimpiyat tarihindeki en sağlam meşale tasarımlarından biri olarak anılıyor.
Jay ve Edward’ın hayata geçirdiği ikonik tasarımlar arasında sadece ürün ve mobilya yok. Kariyerlerinin yükseliş adımlarını sanatçı Damien Hirst’e ait Pharmacy Restoranın ve ünlü modacı Stella McCartney’nin mağazalarının tasarımı sırasında atmışlar. “Mağaza tasarımı sırasında objelerin bir alanda nasıl konumlanması gerektiğini öğrendik.” diyen Jay’in son dönemde en çok heyecanlandığı projeyse elle tutulup gözle görülemeyen bir teknolojiyi tasarım haline getirmek. “IBM’in kuantum bilgisayarını, yani odalar dolusu birbirine geçmiş kablo yığınını, insanların baktıklarında anlayabilecekleri, kuantum fiziğinin ne olduğunu hissedebilecekleri ve etkileşime girebilecekleri net bir form haline getirdik.” diyerek özetlediği proje, Jay’i dinleyen kalabalık arasında “İnanılmaz! Wow! Nasıl peki?” gibi hayret ve hayranlık kelimelerinin yankılanmasına sebep oluyor. Geleceğin tasarlanmasına katkıda bulunduğundan hiç şüphe olmayan Jay’e gelecekle ilgili düşündükleri sorulduğunda verdiği cevap hem ilham hem umut verici. “Daha çok değil, daha az ve daha bilinçli tasarım yapmaktan sorumlu hissediyorum. Yeni bir ürün, varlığını ancak hayatı iyileştirerek haklı çıkarabilir. Aşırı üretimin anlamı yok ettiğine, sadeliğin ise hafızaya yer açtığına tanık oluyorum. Bizim işimiz, tasarladığımız nesnelere ve alanlara yeniden anlam kazandırmak ki uzun ömürlü olsunlar ve nesilden nesle aktarılabilsinler.”









