YÜKSEK SANAT VE MODANIN YÜZYILLIK ETKİLEŞİMİ

Yüksek moda tarihinin derinliklerine inip tasarımcıların sanat tarihinin ikonlaşmış başyapıtlarından ve sanat akımlarından hangi şekillerde ilham aldıklarını inceliyoruz.

Senede iki haute couture koleksiyonu tasarlarken bitmek bilmeyen bir merakla sanat koleksiyonerliğini sürdürebilmek. İlhamını Orta Çağ sembolizminden alırken 21. yüzyılın moda kritiklerinin de dikkatlerini çeken elbiseler tasarlayabilmek. Antik Yunan heykellerinin mermer işçiliğindeki zarafeti ipek kumaşlara işleyebilmek. Rubens’in Venüs’ünden büyülenerek moda dünyasında benimsenen güzellik algısını ters yüz edebilmek. Sizi yüzyıllar boyunca insanları şaşırtan, ilham veren ve dünyayı algılama biçimlerimizi belirleyen sanat eserlerinin beş dahi modacının gözündeki yansımalarını keşfetmeye davet ediyoruz.

Antik Yunan heykellerinin ruhunu uçuşan elbiselere işleyen tasarımcı: Madeleine Vionnet

1876’da Kuzey Fransa’da doğan Vionnet; Roma’da yaşadığı gençlik döneminin çoğunu antik çağ Yunan ve Roma heykellerini seyrederek geçirir. Öyle ki, o dönemin heykeltıraşlarının kadın vücuduna bakışları ve mermeri tüle çevirmekteki akıl almaz yetenekleri Vionnet’nin modaya bakışını şekillendiren temel unsurlar haline gelir. Heykeltıraşların mermeri işlediği gibi atölyesindeki kumaşları kusursuz tekniklerle tasarlayan, katlayan ve diken Vionnet; bu yetenekleriyle modern moda sahnesinde de bir devrim yaşatır. Louvre Müzesi’nde bulunan Helenistik döneme ait “Winged Victory of Samothrace” heykelini Vionnet’nin tasarımlarıyla birlikte incelemek bu ilhamın derinliğini anlamak için ideal bir çerçeve çizebilir. Vionnet’nin kadın vücuduna övgü niteliğindeki derin drapeli, açık renkli, uçuş uçuş elbiseleri, zaferin temsilcisi olan Yunan tanrıçası Nike’yi tasvir eden bu heykelle kusursuz bir uyum yakalar. Vionnet aynı zamanda 1920’ler moda sahnesini domine eden ve kadınların içerisinde rahat edemediği Viktoryen dönem korselere de Antik Yunan’da kullanılan “kiton” ile baş kaldırır. Belden bağlanan, hafif ve dökümlü kumaşlarla tasarladığı koleksiyonları kadınların konforları ve hakları için savaştığı o dönemde büyük ses getirir.

Valentino’da Orta Çağ sembolizmi: Pierpaolo Piccioli & Hieronymus Bosch

Madrid’de bulunan Museo del Prado’da Hollandalı ressam Hieronymus Bosch’un insanı önünde saatler geçirecek kadar hayrete düşüren ve büyüleyen bir eseri bulunur. 1490 – 1500 yılları arasında yapıldığı düşünülen The Garden of Earthly Delights, meşe ağacından paneller üzerine yağlı boyayla çizilmiş bir başyapıttır. Orta Çağ dindarlığına şapkasını ters giydiren bu eser cennetin, cehennemin ve Adem ile Havva’nın insanoğlunu yarattığı anı tasvir eder. Gerçeküstücü sayılabilecek desenleriyle insanlığın bitmek bilmeyen iştahını ve günaha olan merakını öne çıkartan Bosch’un bu eseri, 2017’de romantik bir yorumla modern dünyaya tekrar sunuldu. İtalyan moda evi Valentino’nun baş tasarımcısı Pierpaolo Piccioli’nin Orta Çağ resimlerine ve dini tasvirlere olan merakı, markanın 2017 İlkbahar-Yaz koleksiyonunda başroldeydi. Kumaşlara işlenen desenler konusunda bir uzman olan Zandra Rhodes’la çalışan Piccioli bu koleksiyonda Valentino denilince akla gelen şeffaf tül kumaşlara Bosch’un desenlerini ve renklerini yerleştirmişti. Uçuşan kadife, tül ve dantellerin romantikliğini, usta ressamın paletinden çıkan açık yeşiller, soluk pembeler ve uçuk maviler tamamlarken moda sahnesi izleyicisine bir kez daha sanat tarihinden ilhamla nasıl unutulmaz parçalar yaratılabileceğini hatırlatıyordu.

Venüs’ün sonsuz güzelliği: Dolce & Gabbana & Peter Paul Rubens

Sanat tarihinde “güzellik sembolü” denildiğinde akla gelecek ilk eserlerden biri olan “Venus in Front of the Mirror” tarihin en ünlü ressamlarından Peter Paul Rubens’in başyapıtlarından sadece biri. İpek parlaklığında sarı saçları, seyirciye gururla gösterilen pürüzsüz teni ve kendi güzelliğinden emin aynadaki yansımasıyla Venüs de; sadece barok dönemin değil tarihin resmedilmiş en güzel kadınlarından birisi. Bu nedenle Rönesans’ın huzur ve sakinliğinin yavaş yavaş yerini heyecan verici ve hareketli bir zarafete bıraktığı Barok döneme ait Rubens çizgileri; İtalyan moda tasarımcıları Domenico Dolce ve Stefano Gabbana’nın güzellik algısını da şekillendiren en etkili çizgiler. Ressamın İtalyan ikili üzerindeki etkisi o denli büyük ki, sadece renk ve desenleriyle değil model seçimleriyle de etkisini bırakmış gibi görünüyor. Çok zayıf modellerle çalışmanın ödüllendirildiği bir dönemde aynı Rubens’in tablosundaki kadınlar gibi kemiklerini değil dolgun vücutlarını gördüğümüz modellerle çalışmayı seçen ikili, moda endüstrisinin dayattığı güzellik kalıplarını zorlayan ilk isimlerden. Bu nedenle Dolce & Gabbana 2020 Sonbahar Kış kampanya görsellerinden bize hafifçe gülümseyen modeller, asil duruşları ve yerleştirildikleri dekorla bir Rubens tablosundan fırlamış gibi görünüyor. Barok mimari detaylar, dönemin ince işçilik gerektiren nakışlı kumaşları ve pastel renk paleti yıllardır markanın tasarım anlayışının dominant noktaları olarak benimseniyor. İtalyan moda evi Rubens’in Barok dönemin şaşaasını yansıtan pek çok farklı eserinden etkilenerek; seneler boyunca brokar, dantel ve kadifelerle donatılan koleksiyonları, cesur altın aksesuarları ve seksi güçlü kadın figürleriyle moda sahnesine imzasını atıyor.

Balenciaga’nın Rönesan’ı: Christobal Belanciaga & El Greco

Bu bölüme yukarıdaki Balenciaga ismini okuyup günümüzün Balenciaga tasarımlarını düşünenleri durdurarak başlamam gerekir. Bizim konumuz 1950’lerin dahi tasarımcısı, Audrey Hepburn’ün yakın arkadaşı ve modacısı, Coco Chanel’in ‘kelimenin tam anlamıyla yüksek modacı olan tek isim’ diyerek bahsettiği Christobal Balenciaga ve kusursuz tasarımları olacak. İspanya’nın küçük bir kasabasında terzi bir anneyle balıkçı bir babanın oğlu olarak dünyaya gelen Christobal; ölümünden 50 sene sonra halen 20. yüzyıl modasında devrim yaratan gerçek bir terzi-couturier olarak anılıyor. Çocukluğundan beri etkilendiği ve Rönesans eserleri tarafından domine edilen İspanyol sanat eserlerinin özünü çağdaş tasarımlara aktardığı bir ömür geçiriyor. İlhamını İspanyol kraliyet ailesi ve din adamlarının kıyafetlerinden alan tasarımcı, dönemin dini parçalarını ve manastır kıyafetlerini giyilebilir moda şaheserlerine dönüştürdüğü bir kariyer inşa ediyor. Bu kariyerin en önemli ilhamlarından birisiyse 1500’lerde yaşamış Yunan ressam El Greco. Mannerism akımının en büyük temsilcilerinden olan El Greco’nun Kardinal Fernando Niño de Guevara tablosunda göze çarpan canlı renkler, kalın ve tok kumaşlar ve bilinçli olarak resmedilen orantısızlıklar 400 sene sonra Paris moda sahnesinde, Balenciaga tasarımlarında yeniden hayat buluyor. Dönemin alışmış olduğu ince bele vurgu yapan kesimler, uzun manşetler ve koyu renkler Balenciaga tasarımlarında yerlerini bel oyuğu olmayan bol kesimli tuniklere, kadınların mücevherlerini gösterebilmelerine olanak sağlayan kısa manşetlere ve parlak renklere bırakıyor. Yağlıboya tablosunda Kardinal’i Tanrı’nın büyüklüğünün bir sembolü olarak resmeden El Greco’dan sonra Balenciaga da döneminin giderek güçlenen kadınının büyüklüğünün altını giysi tasarımlarıyla çiziyor.

Çizgiler ve renklerle: Yves Saint Laurent & Mondrian

 

Sıra ilhamını nereden aldığı ilk bakışta fark edilecek bir tasarımcının hikayesinde. Kendisi aynı zamanda haute couture ile domine edilen bir dönemde Fransız moda evleri arasında ilk hazır giyim koleksiyonunu sergileme cesaretini gösteren isim. 21 yaşında House of Dior’a baş tasarımcı atanmış, 24 yaşında kendi adını verdiği moda markasını kurmuş ve 71 yaşında hayata veda edene kadar sayısız unutulmaz tasarıma ve koleksiyona imzasını atmış; Yves Saint Laurent. Etrafının sanatla, müzikle, tasarımla ve eğlenceyle çevrili olduğu 60’lar ve 70’ler dönemlerinin sunduğu tüm ilhamı seneler boyunca adından söz ettirecek kıyafetlere aktarmış. Sanata olan düşkünlüğü sadece kıyafet koleksiyonlarında değil, partneri ve iş ortağı Pierre Bergé ile birlikte oluşturdukları sanat koleksiyonunda da kendini göstermiş. Öyle ki moda evinin 60. yılı şerefine Thames & Hudson tarafından basılan Yves Saint Laurent & Art kitabı Manet’den Jackson Pollock’a, Matisse’den Lucio Fontana’ya uzanan uzun soluklu bir sanat tarihi yolculuğunda okuyucuya rehberlik ediyor. Ünlü ressamlara saygı duruşu niteliğinde tasarladığı parçaların başındaysa De Stijl stilinin öncüsü Piet Mondrian’ın dikey çizgileri ve renklerinden ilham aldığı The Mondrian Dress geliyor. 1965 yılında gösterilen bu elbise Saint Laurent’in deyimiyle ‘Mondrian’ın sanata getirdiği saflığı modaya yansıtma denemesi.’ Topladığı sayısız sanat eseri ve moda dünyasına kattığı devrimci bakış açısıyla Yves Saint Laurent tarihte moda ve sanatı en samimi şekilde iç içe geçiren tasarımcılardan biri olarak görülüyor.