Burçak BİNGÖL

Sevgili beş yüz yıllık mavi çini panel,

İlk karşılaştığımız gün dün gibi aklımda, 2016 yılının başlarıydı… Tüm büyük karşılaşmalar gibi, seni ilk gördüğümde yıllar sürecek tutkulu bir ilişkinin bizi beklediğini henüz bilmiyordum.

Okuduğum tarih kitabındaki bir cümle, Çin’den gelen mavi-beyaz seramiklerin mavisini veren kobalt madeninin, Çin’de yeterince saf olmadığı için, o zamanki Pers İmparatorluğu’ndan ithal edildiğini ve burada işlenip rengin alabileceği en zengin ifade tonlarıyla porselenler üzerinde yeniden bu coğrafyaya dağıldığından söz ediyordu. Okuduğum anda, coğrafyayı, bilgiyi, sanatı ve ticareti bir alaşım gibi sıkıştıran bu cümle kafamda gitgide büyümüş, yer ve biçim değiştirmenin maddesel bir temsiline dönüşmüştü.

Bu derinlikli maviyi aramak için yaşadığım kentin sokaklarına çıkmış, imparatorluğun sessiz sarayının desenli duvarlarını santim santim tarayarak saf kobaltın İstanbul’a ulaşan kısmını aramaya başlamıştım.

O gün sana rastlayana dek gözlerim çok yorulmuştu. Yorgunluk ve kayıtsızlıkla sana bakmaya başladığım bu anın önemini sonradan kavrayacaktım…

Şeklin farklıydı, seni çepeçevreleyen, en az bu kentin tarihi kadar parçalı karoların arasında senin kusursuz yüzeyini bölen bir ayrım, bir derz yoktu. Sünnet Odası’nın dış duvarı önünde sana bakarken zihnimde 500 yıl önce senin çevrende yaşanmış olabileceklerin içinde dolanıyor, parçaları birleştirmeye uğraşıyor, seni gerçekten tanımaya, hissetmeye çalışıyordum.

16. yüzyıl şartlarında yekpare ve mükemmel bir biçimde, 120×50 cm ebatlarında nasıl vücuda gelebildiğini tahmin etmek çok zor… Tebriz’den göçüp gelen nakkaş Şah Kulu boyamış seni diyorlar. Nasıl kurutuldun ve nasıl bir fırında, neyin ısısıyla pişebildin? Fırından çıktığında yüzyıllarca üzerinde duracak bu muhteşem mavileri ilk görenler neler hissetti? Onlar da bakarken yüzünü benim kadar yaklaştırmış olmalı… Geçen bu yüzyıllar içinde çokça aşklar yaşadığına eminim…

Hayranlık içinde karşında durup sana bakarken, senin artık sadece bir yüzey değil, beni içine çağıran bir geçit olduğunu da hissediyordum. Bir zaman sonra içinden geçebildiğim bu kapı, beni İpek Yolu’ndan Doğu’ya doğru, bilmediğim zamanlara, bilmediğim coğrafyalara taşıyacak, merakımı köpürterek karalar, sular aşırtacaktı. Kelimelerin motiflere, motiflerin kodlara döndüğü bir pusula beni sanki bilmediğim bir haritanın içine çekiyordu.

O günlerde lajavard, bugün kobalt denen bu kıymetli madenin sonsuz derinlikteki mavisiyle öyle bir boyamış ki seni Şah Kulu; rengin tonlarıyla oluşturduğu kusursuz yüzeyin gerisinde yaprakların ve dalların birbirinin içinden geçtiği, Kylin’lerin ve Simurg’ların özgürce hareket ettiği, her bir ayrıntının hacimsel bir zarafetle birbirine tutunduğu kesintisiz bir mekân, bir efsunlu orman da tasarlamıştı aynı zamanda.

Uzun zamandır bu ormanın içinde dolaşıyorum, seni daha iyi tanımaya çalışırken bazen kayboluyor sonra yolumu yeniden buluyorum. Senin içinde dolaşırken bazen karşıma öyle bir manzara çıkıyor ki, kağıdımı ve mürekkebimi alıp bir resmini yapıyorum… Sonra diğer bir köşeden bir başka resmini… Sana yeni bir gözle bakıp, aramızdaki zaman farkını kapatmaya çalışıyorum…

İlişkimiz, her gerçek ilişki gibi, beni de dönüştürüyor, büyütüyor.

Senin yanındayken ayağımın altından büyüyen köklerim mermer zeminden derinlere ilerlerken, zihnim de ormanında büyülenerek gezmeye devam ediyor.

Seni tanımaya, hakkında öğrenmeye, yazmaya, boyamaya devam ediyorum. Niyesini bilmeden -her kıymet verdiğim şey gibi- hem sana olan tutkumu tüm dünya bilsin istiyor, hem de aşkımızı bir sır gibi gizli tutmak istiyorum. Sırlı yüzeyinde zamana ve mekâna sabitlediğin şifreleri çözebildiğim gün, kim bilir belki o zaman ben de zamana bir başka mektup bırakırım aşkımızla ilgili…

Burçak Bingöl
İstanbul, 2020