ANADOLU RİTÜELLERİ: KADİM BİLGELİĞİN ZAMANSIZ AKTARIMI

Doğanın ritmine uyum sağlayan, bitkilere ve hayvanlara anlam yükleyen, kelimelerin, mekânların ve insanların enerjisine inanan, her derde bir devası olan ve farklı kültürlerden izler taşıyan Anadolu’nun kadim bilgeliğine bir saygı duruşu, geleneksel Anadolu ritüellerinin bugünün spiritüel pratikleriyle ne kadar benzeştiğine dair bir araştırma. Medeniyetlerin beşiği olan Anadolu'nun kültür ve inanışla hangi şekillerde harmanlandığı, ne kadar zenginleştiği üzerine bir keşif.

8 Eylül 2026| FINDS| DENİZ TUNCER

Bir Geçiş Süresi: 40 gün

Şamanizmden semavi dinlere hemen hemen her inanışta kırk sayısı yer alır. Tüm kültürlerin kesişim noktası Anadolu’da da buna özel ritüeller vardır. Nuh tufanı kırk gün kırk gece sürmüştür. Ayasofya’nın zemin katında kırk sütun, kırk pencere vardır. Konfüçyüs kırk yaşında şüphelerinden kurtulur. Masallarda düğünler kırk gün kırk gece sürer. Bugün hala devam eden kırk günlük ritüeller vardır. En yaygını doğumdan ve ölümden sonra geçen kırk günlük süredir. Ölüm sonrası yas için, doğum sonrası lohusalık için belirlenen bu süreye halk arasında ‘kırkın çıkması’ denir. Her ikisinde de kırkıncı günde belirli ritüeller gerçekleştirilir. Muhtemelen Şamanizmde ruhun bedeni kırk gün sonra terk ettiği inancıyla şekillenen ölüm ritüelinde kırkıncı günde evde bir anma töreni gerçekleştirilir. Lohusa anneler kırkı çıkıncaya kadar yalnız bırakılmaz. Doğumdan sonra korumak için anne ve bebeğin ilk kırk gün dışarı çıkması tavsiye edilmez, kırkıncı gün özel ritüeller uygulanır. Bebek kırk taş atılmış kırk kaşık suyla yıkanır, ardından bu suyla anne de yıkanır. Bu ritüele ‘kırk uçurma’ denir. Kırk uçurmanın temel amacı nazar ve kötü ruhlara karşı korunmadır.

Elem Tere Fiş Kem Gözlere Şiş: Nazar Boncuğu

Nazar inancının kökeni neolitik çağlara kadar dayanıyor. Arapça ‘‘bakış, bakma, göz atma’’ anlamına gelen etimolojik kökeni haset, kıskançlık gibi hislerin zarar verici etkisinin vücuttan dışarıya en kuvvetli bioenerji çıkış noktası olan gözlerle karşı tarafı etkilediği gibi bir tanımla açıklanabilir. Gerek kelime kökeninden gerek bu enerji açıklamasından olsa gerek nazara karşı en popüler korunma yöntemi bugün tüm dünyada nazar boncuğu. Kim Kardashian’ın takılarından, Gigi Hadid’in ayakkabı tasarımlarına modaya sızan, FrederickThomas Elworthy’nin 1895 tarihli kitabına göre Antik Yunandan İrlanda masallarına kadar geniş bir coğrafyaya yayılan bir simge. Neden mavi olduğu konusu biraz tartışmalı. Kimileri Akdeniz’de genetik olarak az rastlanan mavi gözlerden korkulmasına, kimileriyse Mısır’daki yüksek oksitli kilde yer alan bakır ve kobaltın fırınlanınca mavi renk almasına bağlıyor. Cam üretiminin gelişmesiyle de, tüm dünyayı mavi renkte göz şeklini anımsatan nazar boncukları kaplıyor.  Nazar değdiğinde kem gözleri üzerine çekerek çatlayacağına inanılan nazar boncuğu bugün toplumun her kesiminde üste takılan bir aksesuar; eve, iş yerine, arabaya asılan bir koruyucu olarak kendine yer buluyor. Öyle ki Sanayi313 PAPER’ın kapak tasarımına imza atan performans sanatçısı Nezaket Ekici’nin üzerinde 600 adet  nazar boncuğu olan kırk kiloluk elbisesiyle İstiklal Caddesi’ne ‘nazar değmesin’ diye boydan boya yürüdüğü performansı herkeste karşılık buluyor.

Şükretmenin Gastronomisi: Aşure

Sümer’de doğduğu, Yahudi geleneğiyle şekillendiği ve İslam öncesi Arap toplumunda belli bir ritüel halinde devam ettiği ileri sürülen aşure geleneğinin Anadolu’da bilinen kökeni “Nuh Tufanı’dır”. Kırk gün kırk gece süren tufandan sonra karaya ayak basıldığında elde kalan son malzemelerle yapıldığı rivayet edilen aşure bu nedenle bolluk- bereketi, birlik-beraberliği ve bunlara duyulan şükranı temsil eder. Farklı inançlara göre değişiklik gösterse de İslam’da Hicri takvime göre Muharrem ayının 10. günü kutlanan bir bayramdır. Hz. Nuh’un tufandan, Hz. Musa’nın Firavun’dan kurtuluşunu simgeler. Bugünkü pratikteyse bayramdan ziyade bu tarihte başlayan ve bir ay süren aşure ayı daha yaygın. İstanbul gibi metropollerde bile komşuların dağıtarak ortak kültürel bellekte birleştiği, bu bağlamda ‘sevginin ve özde birliğin’ yaygınlaştığı kelimenin tam anlamıyla tatlı bir ritüel.

Türkiye’nin ilk Michelin Yıldızlı kadın şefi, Araka’nın kurucusu Pınar Taşdemir’den annesinin aşure tarifini kendi yorumuyla aldık.

Aşure (20 kaselik)

İçindekiler:
450 gr buğday
150 gr nohut
150 gr fasulye
100 gr pirinç
200 gr çiğ badem
150 gr antep fıstığı
25 gr kuru sultaniye üzümü
Çubuk tarçın
Karanfil (tercihe bağlı)
Kuru incir 7-8 adet
1,5 portakalın kabuğu (zest değil çok ince kesilmiş)

Tarif:

Nohut, fasulye, badem bir gün önceden suda ıslatılır. Nohut ve fasulye ayrı ayrı, yumuşayana kadar haşlanır. Haşlandıkları suları atmıyoruz, bekletiyoruz. Bademler suda bekleyince kabukları çok kolay soyuluyor. Eğer zorlanırsanız kaynar suda biraz bekletip sonra buzlu suya alıp kabukları soymayı kolaylaştırabilirsiniz.

Büyükçe bir tencerede buğday ve pirinci 5 litre suyla çok kısık ateşte, kapağı kapalı olarak üç-dört saat pişiriyoruz. Kızılca buğdayını biz çok seviyoruz. Eğer bu çok zor pişen buğdayı kullanırsanız, geceden ıslatmanız gerekir.

Daha sonra şekeri ekliyoruz, karıştırıyoruz. Nohut, fasulye, badem, antep fıstığı, kuru üzümü ekliyoruz. Çubuk tarçını ekliyoruz. Kısık ateşte pişirmeye devam ediyoruz. Portakal kabuklarını ekliyoruz. Doğranmış incirleri ekliyoruz. İncirleri en son aşamada ekliyoruz, önceden eklersek aşure kararabiliyor. Annem karanfil kullanmıyor ama ben severim. Ayrıca ben ıtır veya limon otunu hiç biri yoksa biraz limon suyunu çok yakıştırıyorum.

Baharı karşılama ve yeniden doğma festivali: Hıdırellez

Rivayet odur ki yılan ağzında üç çakıl taşıyla kış uykusuna çekilirmiş, her birini ağzından çıkardığında bir cemre düşermiş. İlkiyle havayı sonrakiyle suyu en son da toprağı ısıtırmış, böylece ‘‘dünyanın karnı ısınırmış’’.  Cemrelerin düşmesinin baharın habercisi olduğunu bilir, yakında Hıdırellez olacağını anlarız. Her yıl annem arayarak Hıdırellez gecesini hatırlatır ben de dileklerimi yazıp gül ağacına bağlamam gerektiğini bilirim. Spiritüalizmin yaygınlaşan bir eğilim olmasından; hayal panolarından ve yılbaşı niyetlerinden çok önce hıdırellez dilekleri vardı hayatımızda.

Bir başka inanca göre ise, âbı-hayattan içerek ölümsüzlüğe ulaşan Peygamber Hızır karada zor duruma düşenlere, Peygamber İlyas ise denizde zorda kalanlara yardım etmekte ve her sene 6 Mayıs’ta bir araya gelmektedirler. İşte o gün Hıdırellez’dir. Doğanın uyanışı, çiçeklenmenin kutlanması, hayata ve canlılığa şükran ritüelidir. Bir bayram havasında kutlanan Hıdırellez’in özünde baharın kutlanışı, yeni bir başlangıç ve yeniden doğmak vardır. Bu nedenle o gün dışarıda, doğada, büyük sofralar kurularak, eğlenilerek festival gibi kutlanır. 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece başlayan pek çok ritüeli vardır. Canlılığı getirmek için ateşten atlamak, bolluk bereketi çağırmak için para ve dilek bağlamak en sık rastalananlardır.  Ateşten atlayarak kış boyu insanın üstüne çöken uyuşukluğun geçeceğine, kötülüklerden arınacağına ve canlanacağına inanılır. Bugün hala devam eden ritüellerden biri de 5 Mayıs gecesi gül ağacına para ve varsa dileklerin yazıldığı-çizildiği kağıt bağlamak ve güneş doğmadan kalkıp bunu almaktır. Para tüm yıl boyunca cüzdanda saklanır, dilekler denize, nehire, suya atılır. Baharın gelişi kutlanıldığından evde tüm dolaplar açık bırakılıp bereket çağırılır. Yalnızca o gün olduğuna inanılan bir başka mucizesi de hızır mayasıdır. Kimileri hiçbir şey eklemeden doğrudan çiğ sütü uykuya bırakır, kimileri de sabah şafak sökmeden bitkilerin üzerinden çiy toplayarak süte maya olarak ekler. İnanışa göre günün kimyası bir başkadır ve kendiliğinden yoğurt mayalanır. Hıdırellez’in ritüelleri saymakla bitmez, Anadolu’da bahar coşkusunun en görkemli kutlamasıdır.

Kötü enerjileri kovma seremonisi: Kurşun Dökme

Pek çok ritüel gibi şamanizm kökenli olması muhtemel olan kurşun dökme yalnızca kadınlar tarafından gerçekleştirilebilir bir ritüel. Yalnızca kadın olmak değil aynı zamanda ‘‘ocaklı’’ olma şartı aranan bu ritüel genellikle nazar değdiği düşünülen kişiden nazarı çıkarmak için kullanılır. Daha önce kurşun dökücülük yapmış olan bir akrabasından ‘‘el almış (izin/destur)’’ olan ocaklı kadın, nazar değdiği düşünülen kişiyi bir örtüyle örter. Bu kişinin başının tepesinde erittiği kurşunu, tek seferde suya döker. Kurşunun aldığı formlardan, nazarın büyüklüğü, nazar değdirenin cinsiyeti, evine mi yoksa kendisine mi nazar değdiği okunur. Çok kirli ve gözenekliyse nazar şiddetlidir, formun içerisinde parlak ve temiz noktalar varsa nazar değen kişinin temiz yürekli olması sebebiyle nazar çabuk geçecektir.

Kaynaklar:

  • Uca, A. (2007). ‘‘Türk Toplumunda Hıdırellez’’, Taed,
  • Güzel, Ö. (2021). ‘‘Anadolu Halk Kültüründe İnanış ve Ritüeller: Teoriden Pratiğe Köken ve Yansımalar’’
  • Deniz Gezgin, Doğa Defteri Gündönümleri, Fırtınalar, Uçanlar, Çiçek Açanlar, 2024
  • Quinn Hargitai, BBC Culture, 2018
  • Turhan Tuna, S. (2021). “Birliğin, Beraberliğin, Huzurun Aşı Aşure”, International Social Mentality and Researcher Thinkers Journal
  • Emeksiz, A. (1998) Türk Halk Kültüründe Üzerlik (eklenirse)

Amit Greenberg, bu illüstrasyonlarda Anadolu ritüellerinden ilham alıyor; ritüellerin taşıdığı hikâyelerin, jestlerin ve enerjilerin izini sürüyor. Mavi, tüylü figürü ise yarı kadın yarı yılan mitolojik karakter Şahmeran’dan esinleniyor. Ancak bu figür aynı zamanda ritüelin kendisini de gerçeküstü bir biçimde temsil ediyor: gözlemci olmakla ritüelin bir parçasına dönüşmek arasında gezinen, oyunbaz bir ruh.

ANADOLU RİTÜELLERİ İLLÜSTRASYONLARININ ARKASINDAKİ İSİM

Multidisipliner sanatçı Amit Greenberg (namıdiğer This is Amit), geleneklerin ve hikâye anlatıcılığının duygusal gücünden beslenen gerçeküstü ve sembolik illüstrasyonlarının ardındaki yaratıcı süreci anlatıyor.

SİDNİ KARAVİL

PAPER Anadolu ritüelleri temasını ilk duyduğunuzda ne düşündünüz? Bu projeye nasıl yaklaştınız?

AMIT GREENBERG Tema beni ilk anda etkiledi. Ritüeller yalnızca kültürel pratikler olarak değil, duygusal ve sembolik birer dil olarak da her zaman ilgimi çekmiştir. Hafızayı, ritmi ve kendilerine özgü görünmez bir mantığı barındırırlar. İlk olarak Anadolu geleneklerinin dokusuna; nesnelere, sembollere ve halk hikâyelerine derinlemesine bakmak istedim. Ama bir yandan da jestlere ve hareketlere odaklandım. En başından itibaren çizimleri sessiz bir dans gibi düşündüm. Figürlerin hareket halinde olduğu, sayfalar boyunca bir ritüeli gerçekten gerçekleştiriyormuş hissi vermesini istedim.

P Genel olarak işlerinizde oyunbaz bir gerçeküstücülük öne çıkıyor. Burada ise köklü bir kültürel ve tarihsel mirası yorumluyorsunuz. Bu ikisi arasındaki dengeyi nasıl kurdunuz?

AG Aslında bu, çalışmalarımda her zaman gözetmeye çalıştığım bir denge. Geleneğe büyük bir saygı duyuyorum, aynı zamanda onu yaşayan ve sürekli dönüşen, temas ettiği herkese ait bir şey olarak görüyorum. Bu seri için, ritüellerin arasında bir tür gerçeküstü rehber gibi dolaşan mavi, tüylü bir karakter yarattım. Türk folklorunun mistik figürlerinden Şahmeran’dan esinlenen bu karakter, ancak doğrudan Şahmeran’ı temsil etmiyor. Daha çok ritüelin kendisinin kişileştirilmiş hali; belirli pratiklere karşı hissettiğimiz, bazen dile getiremediğimiz o duygusal çekimin bir yansıması. Yumuşak, muğlak ve biraz da absürt; tıpkı ritüellerin hayatımızdaki varoluş biçimi gibi. Bu karakter sayesinde, ele aldığım konunun kültürel ağırlığıyla bağımı korurken kendi görsel dilimde konuşabildim. Figürlerin yarı dansı, yarı duayı andıran hareketleri de bu saygılı ama düşsel atmosferi korumama yardımcı oldu.

P Yaratım sürecinde sizi özellikle etkileyen ya da şaşırtan semboller, hikâyeler veya anlar oldu mu?

AG Evet. Özellikle çok basit malzemelerin nasıl bu kadar yoğun anlamlar taşıyabildiği beni etkiledi. Ekmek, su, otlar, iplik… Gündelik hayata ait bu sıradan nesneler, ritüeller aracılığıyla büyünün, şifanın ya da bağ kurmanın araçlarına dönüşüyor. Birçok ritüelin ne kadar performatif olduğu da dikkatimi çekti. Örtünmek, bir şeyin etrafında dönmek, yıkanmak, adakta bulunmak… Bu eylemler bana çoğu zaman kadim geleneklerden çok performans sanatını ya da spiritüel bir tiyatroyu çağrıştırdı. Bunu fark etmek, çizimlerimdeki figürleri daha özgür bırakmamı sağladı; esneyen, kıvrılan, farklı pozlara giren ve ortak bir transın içindeki dansçılar gibi birbirleriyle etkileşime geçen figürler yarattım.

P Ritüellerin sizin hayatınızdaki yeri nedir?

AG Benim için yaratma eyleminin kendisi bir ritüel. Nöroçeşitli biri olarak dünyayı doğrusal olmayan biçimlerde algılıyor ve deneyimliyorum; buna karşılık tekrarların, sistemlerin ve sembolik mantığın içinde bir yapı buluyorum. Üzerinde çalıştığım şey ne olursa olsun, onun etrafında çoğu zaman sezgisel çerçeveler kuruyorum. Akış haline geçmeme ve karmaşık fikirleri anlamlandırmama yardımcı olan kendime özgü yöntemlerim var. Çizerken, tasarlarken ya da yazarken; jestler, örüntüler ve dizilimler aracılığıyla anlamı düzenlemeye çalışıyorum. Bir bakıma, bir fikre biçim kazandırmak için kendi törenimi yaratıyorum.

Aslında çoğumuzun farkında bile olmadan birtakım ritüeller gerçekleştirdiğimizi düşünüyorum. Bunlar bilinçaltından gelen davranışlar, tekrar eden düşünceler ya da bizi kendimizden daha eski ve daha büyük bir şeye bağlayan, miras aldığımız eylemler olabilir. Niyet ile içgüdü arasındaki o belirsiz alan, bu proje boyunca keşfetmeye devam ettiğim konulardan biriydi. Bu çizimler yalnızca ritüelleri betimlemiyor; birçok açıdan kendileri de birer ritüele dönüşüyor. Her biri, duyguların ve anıların beklenmedik biçimlerde yüzeye çıkmasına alan açan küçük bir performans ya da sunu gibiydi.

P Bu seri için yaratırken özellikle keyif aldığınız bir illüstrasyonu anlatır mısınız?

AG En sevdiğim işlerden biri, sakin görünmesine rağmen güçlü bir gerilim taşıyan bir sahne: senkronize bir hareket içinde çember oluşturan çıplak figürler. Kollarını yukarı ve dışa doğru uzatarak belirgin bir göz formu oluşturuyorlar; her birinin başı da bu gözün gözbebeğine dönüşüyor. Bu, nazarın yalnızca bir sembol olarak değil, yaşanan ve hareket eden bir ritüel olarak koreografik bir yorumu.

Durağan bir görüntünün içinde hareket duygusunu yakalamak benim için çok heyecan vericiydi. Bir çizim olmasına rağmen, hareket halindeki bir tören hissi vermesini istedim; sanki izleyici tesadüfen bir trans ya da tekrar anının içine girmiş ve çok eski bir şeyin yeniden gerçekleştirilişine tanıklık ediyormuş gibi.

Çemberin kenarında ise mavi, tüylü karakter duruyor; yarı katılımcı, yarı rehber. Ritüelin ne tamamen içinde ne de dışında. Olan bitene tanıklık ediyor, belki bir anlamda ritüelin gerçekleşmesine aracılık ediyor. Ama duruşunda çok sevdiğim bir tereddüt ya da merak da var. Ait olmakla dışarıdan gözlemlemek arasındaki bu gerilim, geleneklerle kurduğumuz ilişkiyi de yansıtıyor. Bazen onun içindeyiz. Bazen de yalnızca dışarıdan bakıyor, anlamaya çalışıyoruz.

Benim için bu illüstrasyon projenin özünü taşıyor: kutsal bir form, gerçeküstü bir varlık ve tam olarak tarif edemeseniz bile anlamlı bir şeylerin gerçekleştiğini hissettiren, geride kalan o duygu.